‘yanındakilere İyi Bak’ Kimin Safındasın?

Mümin bir birey, mümin bir cemaat, mümin bir kabile ve mümin bir kavim olduğumuzu söyleye söyleye, bu ilâhî emir karşısında durduğumuz sbağışlama, müminlerin safı mıdır? Yoksa kâfirlerin, münafıkların ve yoldan çıkmış ehl-i kitabın safı mıdır?

Allah ’ın daveti ve mesajları karşısında insanların duruşları tarih süresince değişik değişik olmuştur. Rahmân ve Rahîm olan Mevlâmız, kullarını dünya ve âhiretleri itibariyle sürekli “Dârü ’s-selâm”a huzur ve saadet yurduna davet etmesine karşın, nefsinin hevâsını putlaştıran insan, bu davet karşısında çoğu zaman duyarsız, mat, ilgisiz ve hatta tepkili bir davranışın içine girmiştir. Biz bu yazıda Kur ’an âyetleri çerçevesinde mevzuyu ele alacak ve mü ’min bir davranışın ne olması gerektiğini tespit etmeye çalışacağız.  Mü ’minler olarak, durduğumuz yerin zaman zaman kâfirler ve kimi zaman da münâfıkların sbağışlamaları olmaması için, bu ilâhî ihtarların bir defa daha hatırlanması, îmanlı gönülleri elbette ciddi bir muhasebeye sevkedecektir.

KİMİLERİ ALLAH’IN AYETLERİNİ DİNLER GEREĞİNİ YAPMAZLAR

Dünyevî rahat ve zevkini huzursuz edeceği endişesiyle nice kimseler, ilâhî âyetler karşısında dinlememeyi seçim ederler. Bu davranış, inkârcıların davranışıdır. Âyet-i kerimede onların bu halleri Nûh –aleyhisselâm- ’ın dilinden şöyle anlatılır:

“Emin ki ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve libaslarına büründüler ve ısrar ettiler ve böbürleniverdiler.” Nuh Sûresi 7

kuran_hidayet_ve_sifa_nuru2

Mekke müşriklerinin Kur ’an karşısındaki duruşları da bundan değişik değildi. Onlar da şöyle diyorlardı:

“Bu Kur ’an ’ı dinlemeyin. Baskın çıkmak için o okunurken velvele koparın.” Fussilet Sûresi 26

Kendilerine Allah ’ın âyetleri bir ihtar olarak okunduğu zaman ,“şimdi bunun sırası mı?”, “Biz ne konuşuyoruz sen ne diyorsun?” diyerek, ya da beden diliyle suratını ekşiterek, göz kaş işâretiyle bu ihtarı yapanı sanki alaya alan kimseler, acaba hangi sbağışlamada durmuş olmaktadırlar?

Bazıları da Allah ’ın âyetlerini dinlerler ve fakat gereğini îfâ etmezler. Bu grupta olanlar da çoktur. Rabbimiz bu grubun tipik misali olarak Yahudilerden bir gruba dikkat toplar:

“Hani, Tûr ’u tepenize dikerek sizden söz almıştık, «Size verdiğimiz Kitab ’a sımsıkı sarılın; ona kulak verin» demiştik. Onlar da,  «Dinledik, isyan ettik»  demişlerdi.” Bakara Sûresi 93

ALLAH’IN AYETLERİNİ SÖYLEYİP GEREĞİNİ YERİNE GETİRMEME İMANLA BAĞDAŞMAZ

Müfessirlerimiz bu âyetin açıklamasında demişlerdir ki: Peygamberlerin suratına karşı belki “duyduk isyan ettik” dememişlerdir. Fakat “duyduk” dedikten sonra o mesajın gereğini yerine getirmemiş, amel, tavır ve halleriyle âdetâ “isyan ettik” demişlerdir. Yüce Rabbimiz müminlerin böyle olmamasını istemekte ve kendilerini şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah ’a ve Resûlüne itaat edin ve Kur ’an ’ı dinlediğiniz hâlde ondan surat çevirmeyin. Duymadıkları hâlde, «duyduk” diyenler gibi de olmayın.

Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, uslarını kullanmayan aslı görmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” Enfâl Sûresi, 20-22

Allâh ’ın âyetlerini duyduğunu söyleyip de gereğini yerine getirmeme vaziyeti imanla bağdaştırılamayan bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Burada çoğu zaman nefsin tutkularına karşı Allah ’ın tarafını seçememe zaafiyeti söz konusudur. Böyle bir iman sınırı, riskli bir uçurumun kenarında yürümek gibidir. Rabbimiz iman edenlerden daha net bir duruş beklemektedir. Şöyle ki:

“Aralarında karar vermek için Allah ’a Kur ’an ’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü ’minlerin söyleyeceği söz; ancak, “duyduk ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nur Sûresi 51

NEFSİNİN HEVASINI ‘KİTABINA UYDURARAK’ YAŞAMAK İSTERLER

İnsanlar arasında öteki bir grup da ilâhî âyetleri dinler, ne denilmek istendiğini anlar ve fakat çıkarına uygun gelmediği için dahi dahi sevincine göre yorumlar. Başka Bir Deyişle kendini âyetlere göre düzenleyeceği yerde, âyetleri nefsi hesabına tahrif ve tevil eder. Rabbimiz bu gruba da Yahudi âlimlerinden misal verir:

“Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden bir kısmı, Allah ’ın kelamını dinler, iyice kavradıktan sonra, onu dahi dahi tahrif ederlerdi.” Bakara Sûresi, 75

Nefsinin putperesti olmuş bu gibi kimseler, mümin olduklarını söyledikleri halde, böyle bir davranışın içine girebilmektedirler. Deyimi caizse, kendi usunu, daha doğrusu nefsinin hevasını rehber edinip “kitabına uydurarak” bir Müslümanlık yaşamak ister. Böyleleri zamanla kendi palavralarına kendileri de inanmaya ve hatta bu inançlarını savunmaya başlarlar. Dünya hayatının geçici ve basit bir çıkarı bahtına, baki hayatlarını cehenneme çeviren bu gibi kimseler de tarih süresince inananlar arasında sürekli var olagelmiştir.

gonul_ufku2

KALP GÖZLERİ ÂMÂ OLANLAR

İlâhî mesajlar karşısında bir grup daha vardır ki, onlar da görüp dinledikleri halde âmâ ve sağır rolüne bürünenlerdir. Şu âyetler bu vasıftaki kimseleri anlatır:

“Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele usları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?” Yunus Sûresi 42

“Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın. Arkalarına dönüp kaçarlarken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Âmâları sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da teslimiyet göstermiş kimselere duyurabilirsin.” Neml Sûresi 80-81

Elbette buradaki âmâlık ve sağırlık, zahiri âmâlık ve sağırlık değil, gönüllerin âmâlığı ve sağırlığıdır. Bu hakikate de âyet-i kerimede şöyle dikkat çekilir:

“Yeryüzünde dolaşıp gezmediler mi ki, düşünecek kalpleri, duyacak kulakları olsun? Gezdiler, ama ibret almadılar. Zira reelde gözler değil, göğüslerdeki kalpler kalp gözleri âmâ olur.” Hac Sûresi, 46

Yüce Rabbimiz Rahmân ’ın has kullarının böyle bir vaziyette olamayacaklarını şöyle beyan eder:

“Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri anımsatıldığı zaman, onlara âmâ ve sağır kesilmezler.” Furkan Sûresi 73

İşte tam mesele budur: İlâhî âyetler karşısında âmâ ve sağır olmamak. Zira îman etmek demek, ilâhî mesajlara kulak kesilmek ve onları hayat hâline getirmek için bütün bir teslimiyetle itaate yönelmektir:

“Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan boyun eğip itaat eden, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanmış olurlar.” Secde Sûresi, 15

DUA

GAYRETİMİZ YERYÜZÜNÜN İMARINA VE ISLAHINA HİZMET ETMEK 

Rabbimizin tam bu anımsatmalarından sonra, İslâm ümmeti olarak bugün O ’nun şu yüce emrini mümin bir gönül, mümin bir göz ve yeniden mümin bir kulakla bir daha okuyalım:

“Ey İmân edenler!.. İyilik ve takvâ Allah ’a karşı gelmekten sakınma üzere takviyeleşin. Ama günah ve husumet üzere takviyeleşmeyin. Allah ’a karşı gelmekten sakının. Zira Allah ’ın cezası çok şiddetlidir.” Mâide Sûresi, 2

Mümin bir birey, mümin bir cemaat, mümin bir kabile ve mümin bir kavim olduğumuzu söyleye söyleye, bu ilâhî emir karşısında durduğumuz sbağışlama, müminlerin safı mıdır? Yoksa kâfirlerin, münafıkların ve yoldan çıkmış ehl-i kitabın safı mıdır?

Takviyeleşmelerimiz iyilik ve takvâ mı üretmektedir; yoksa günah ve husumet mi doğurmaktadır?

Hülâsa,  gayretimiz, mücadelemiz ve himmetimiz, yeryüzünün imar ve ıslahına mı hizmet etmektedir; yoksa harâbına ve fesâdına mı sebep olmaktadır? Vicdanda iman ışığı hâlâ var ise herkes kendi gönlünden reelin sesini dinleyecektir. Elbette önyargı duvarları gönül pusulasını fonksiyonsuz hâle getirmemişse.

Kaynak: Dr. Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 356

İslama Doğru

Yorum yapın