Sohbet ve Âdâbı

Manevî eğitimde insanın rûhuna ve kalbine tesir kastıyla müracaat etilen vâsıtaların başında “sohbet” kazanç. Sohbet, Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz ’in en önemli terbiye ve tezkiye metotlarındandır. O, ashâbını sohbetle yetiştirmiştir.

İbâdet vecdiyle îfâ edilen, feyz ve rûhâniyet dolu her sohbet; tıpkı bir mumdan öbür mumların yanışı gibi, temel itibârıyla Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz ’in sohbet meclislerinden günümüze erişen bir rahmet rüzgârı ve asr-ı saâdet neşvesidir.

Gerçek kulluk, Cenâb-ı Hakk ’ı kalpte tanımakla, başka bir deyişle mârifetullah ’tan kısmet alabilmekle başlar. Öbür bir ifâdeyle, takvâ yaşamı yaşamakla gerçekleşir.

Takvâ ise; nefsânî tutkuları bertaraf edip rûhânî istîdatları inkişâf ettirerek ilâhî müşâhedenin, başka bir deyişle ilâhî kameraların altında olduğumuzun kalpte dâimî bir şuur hâline gelmesidir. Bu hâle erişebilmek için de, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi gibi tasavvufî temrinlere lüzum vardır.

MANEVİ OLGUNLAŞMA

Tasavvufta, başka bir deyişle mânevî olgunlaşma yolunda mesâfe alabilmek ise İslâm ahkâmının hem kalben hem de zihnen sindirilmesiyle olasıdır. Cenâb-ı Hak, ömür boyu muhâfaza etmemiz gereken sınırları bizlere sarihçe bildirmiştir. Bunların başında, Allah ve Rasûlü ’nün önüne geçmemek, başka bir deyişle bir mesele hakkında Allah ve Rasûlü ’nün kararları dururken, kendi usundan bir karar beyân etmeye kalkışmamak ve haddi aşmamak terbiyeyi kazanç. Âyet-i kerîmede şöyle emredilir:

“Ey îmân edenler! Allâh ’ın ve Rasûlü ’nün önüne geçmeyin! Allâh ’a karşı takvâ sahibi olun! Kuşkusuz Allah duyandır, öğrenendir.” el-Hucurât, 1

Nitekim sahâbe-i kirâm da dâimâ “سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا : duyduk ve itaat ettik” diyerek Allah ve Rasûlü ’ne teslîmiyetlerini ifâde ederlerdi.

O hâlde, bizim de yaşamımızın her evresini Allah ve Rasûlü ’nün beyanlarına göre tanzim etmemiz, en önemli kulluk edebimizdir.

Cenâb-ı Hakk ’ın bizlere lûtfettiği en büyük nîmet, îmandır. Bu nîmetin değerini Allâh ’a ödememiz, hamd ve şükrünü hakkıyla edâ etmeye gayret göstermemiz gerekmektedir. Çünkü değeri ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâ etmek, abesle iştigâldir.

ALLAH RASULÜ’NE BENZEYEBİLME SANATI

Îmandan sonraki en önemli nîmet de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ’e ümmet olmamızdır. Efendimiz ’e ümmet olmanın şükür borcunu ise ancak O ’na benzeyerek ve her hâlimizi O ’nun hâliyle mîzân ederek ödeyebiliriz.

Tasavvuf da zâten bir bakıma “Allah Rasûlü ’ne benzeyebilme sanatı”dır. Özü itibârıyla takvâ da budur, ihsân duygusu da, zühd de… Başka Bir Deyişle kalbin îmandan ihsâna doğru terfî ederek, dünya çıkarlarından ve nefsin hoyratlığından uzak kalabilmesidir.

Yoksa tasavvuf, kerâmet sevdâsına kapılmak değildir. Kerâmet, kalbinde kuşku olan şahsa karşı bir şok tesiri yapmak içindir. Hak arkadaşları, kerâmet göstermekten dâimâ kaçınmışlardır. Zira enâniyetin, başka bir deyişle benliğin tuzağına düşmekten kaygı etmişlerdir. Nitekim Kur ’ân-ı Kerîm ’de, böyle bir nefsânî tuzağa dûçâr olan Bel ’am bin Bâûrâ ’nın hazin âkıbeti, bir ibret levhası olarak beyân edilmektedir.[1]

Tasavvuf, Cenâb-ı Hakk ’a kul olabilme, İslâm ’ı muhabbetle yaşayabilme, acıma ve şefkatte doruklaşarak Hâlık ’ın nazarıyla mahlûkâta bakış stili kazanabilme sanatıdır. Başka Bir Deyişle tam mahlûkâta rûhumuzdan şefkat, acıma ve rahmet taşırabilmemizdir.

O’NA BENZEME YOLU

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize, Allâh ’a kul olmayı öğretti. Çıkarların ve enâniyetin hoyratlığından, nefsimizin hevâ ve arzularına kul olmaktan kurtularak, ilâhî kudret akışlarını ibretle izleyip büyük bir tevâzû ve hiçlik duygusu içinde; “Aman yâ Rabbî” diyebilmeyi öğretti… Sahâbe de, O ’nun edebinde bu kalbî kıvama ulaşmıştı.

İşte tasavvuf yolu da bu yoldur. O ’na benzeme yolu… Îtikadda, ibâdette, muâmelâtta, ukūbâtta, hâsılı her hususta O ’na benzeme yolu… Bu yolda en önemli vâsıta ise Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ’e muhabbet ve O ’nu yakından tanıyabilmektir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvufî edebin, ancak şer ’-i şerîf sınırları içinde yaşamakla muhtemel olduğunu dikkat toplamıştır. Muhabbet ve coşkunun fazlalığından doğan ayak kaymalarının ve taşkınlıkların kabul edilemeyeceğini ifâde emretmiş, tasavvufun esasına “şeriati zihnen ve kalben sindirme”yi yerleştirmiştir. Çünkü, tasavvufta en önemli ilerleme vâsıtası muhabbet olduğu için, tarihte zaman zaman bu hissin fazlalığından doğan yanlışlara düşüldüğü de görülmüştür.

[1] el-A‘râf, 176. Bu zât, evvelleri Hazret-i Mûsâ ’ya îmân etmişken, dünyevî çıkarlar karşılığında küfre kaymıştır.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Sohbet ve Âdâbı, Erkam Yayınları.

İslama Doğru

Yorum yapın