Ruh Sıkıntısı Neden Olur?

Kalb, günah kirleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve sıkıntı karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan lekelerin ve kirlerin, zamanla görüntünün netliğini bozması gibi, günah lekeleri de kalb gözünü köreltir, ruh daralır, kalp bğulur ve insan büyük bir karanlıkta yolunu kaybetmeye başlar.

Kalb, günah kirleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve sıkıntı karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan lekelerin ve kirlerin, zamanla görüntünün netliğini bozması gibi, günah lekeleri de kalb gözünü köreltir; hoş ile

çirkini, iyi ile makûsu ayırt etme vazîfesinde şahsı acze düşürür. Bir zaman kazanç ki, kalbe hayat veren îman nûru da söner. Böyle bir sîne, artık içinde cenâze bulunan mezar çukurundan farksızdır. Mehmed Âkif ’in dediği gibi:

Îmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür!

Îmansız olan paslı vicdan sînede yüktür!..

KALBİN MÂNEN VEFATI

Kalbin mânen vefatı netîcesinde şahıs, hayır ve şerri birbirinden tefrîk eden en önemli istîdâdını kaybetmiş olur. Artık rûha zehir saçan en büyük günahlar dahi, ağırlığı sezilmeden işlenebilir hâle kazanç. Ömer bin Abdülazîz -rahmetullâhi aleyh- ’in şu lafları, bu hakîkati ne hoş ortaya koymaktadır:

“Haramlar bir ateştir. Ona ancak kalbi ölüler uzanır. Şayet el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını dinlerlerdi.”

İnsanoğlu, maddî ve fânî kayıplar karşısında gösterdiği teyakkuz ve kaygıyı, gafleti nedeniyle mânevî ve sonsuz kayıplar için gösterememektedir. En fecî gaflet, şahsın ölü bir kalbe sâhip olmasına karşın bunun ıztırâbını

duymamasıdır. Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh- ’in şu lafı çok mânidardır:

“VÜCUDU CAN VERENLERE AĞLIYORLAR DA GÖNLÜ CAN VERENLERE AĞLAMIYORLAR”

“İnsanlar ne kadar da esrarengiz! Vücudu can verenlere ağlıyorlar da gönlü can verenlere ağlamıyorlar. Oysa reel felâket, gönlün can vermesidir!”

Namazı büyük bir vecd hâlinde îfâ etmeye gayret eden Fadl bin Abbâs – radıyallâhu anh- de şöyle der:

“Doğrusu şu insanlara hayret ediyorum; bir çocuğum can verdiğinde binlercesi gelip başsağlığı diliyor da, meselâ bir zaman cemaatle namazı kaçırdığım için kimse gelip bana tâziyede bulunmuyor, teessürlerini bildirmiyor. Antla söylüyorum, bir zaman cemaatte bulunmamam, benim için, yetişmiş, âlim ve sâlih bir çocuğumun vefatından çok daha büyük bir musîbettir.”

İşte bu hakîkati en zirve seviyede idrâk hâlinde olan Hak arkadaşları, dünyevî ve fânî kayıplardan ziyâde, dâimâ uhrevî ve sonsuz hayâtı ilgilendiren mânevî kayıplara karşı teyakkuz hâlinde olmayı telkin etmişlerdir.

Hak arkadaşlarının gönüllerinden taşıp fem-i muhsinlerinden dökülen nasihatler, nasîbi olanlar için- kalb aynası üzerinde biriken lekeyi-pası silip ona aslî duruluk ve nûrâniyetini tekerrür kazandıran feyizli soluklardır. Velîlerin bu rûhâniyet ve rahmet nefhasından ancak kahr-ı ilâhî ile damgalanmış kısmetsiz kalbler yoksun kalırlar. Zîrâ böyle bir felâkete dûçâr olanlara -değil evliyâullâh- peygamberler dahi nasîhat etseler kâr etmez. Kalbleri günah lekeleriyle tamamen kararıp mânevî idrâk melekeleri dumûra uğramış olduğundan, artık hakîkati kavrayamazlar.

KARARMIŞ BİR KALBİN ÜÇ ALÂMETİ

Ebû Turâb en-Nahşebî -rahmetullâhi aleyh- şöyle emrediyor:

“Kararmış bir kalbin üç alâmeti vardır:

1- Şahsın günahlardan ürperti duymaması.

2- İtaat ve ibâdetlerin gönle lezzet vermemesi.

3- Nasîhatlerin tesir etmemesi.”

Gönül dünyâmızın bu vaziyete düşmemesi için, Rabbimizin lutfettiği hidâyet kılavuzları olan ilâhî kitapları, peygamberleri ve peygamber vârisi Hak arkadaşlarının kalbleri ihyâ eden feyizli irşadlarını baş tâcı etmemiz îcâb eder.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönül Bahçesinden Saadet Damlaları, Erkam Yayınları

İslama Doğru

Yorum yapın