Müslüman Depresyona Girer mi?

Her insanın hayatı kendi tâkati nisbetince sınavlarla dolu… Kimi buna kader diyor, kimi sınav, kimi bunalım, kimi de “âmu ’l-hüzn” başka bir deyişle “keder seneyi” diyor.

Yâkub: «Ben gam ve efkârımı yalnızca Allâh ’a talep ediyorum…» dedi.” Yûsuf, 86

Okuyucularımızdan bir kardeşim arayıp:

“-Hocam, mü ’min bunalıma girer mi?” veya “Sınavlar karşısında kanatları kırılıp üzüntüyle dolar mı? Şayet bunalım veya başka ismi ile kederin dibine çöküp kalırsa, bu îman zaafiyeti midir?” diye sordu.

Hangi insan diyebilir ki, ben hiç sınavdan geçirilmedim; hayatın bâdireleri karşısında keder diyarından geçmedim diye…

“Üsve-i Hasene” olan Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta da misal olmuş. Hayatın bazı bâdireleri karşısında bunalmış, içi keder dolmuş! Öyle ki bu kederi bazen çok uzun sürmüş. Mâlum olduğu üzere, en sevgili hanımı Hazret-i Hatice Annemizin ölümü ile birlikte, onun yokluğu hep vicdanını yakmış… En hoşlandığı amcasının îmansız ölüm etmesi, ömrü boyunca içinde kanayan bir yara olmuş sanki…

Bazen İslâm düşmanlarının alayları ve sualleri karşısında bunalmış, haftalarca vahiy gelmemiş; kâfirler O ’nunla:

“-Rabbin Seni unuttu, bak gökten artık âyet gelmiyor!..” diye alay etmiş.

KEDER SENEYİ

En hoşlandığı hanımına zina kötülesi atılmış, naçar kalmış, bir ay âyet-i kerîme gelmemiş. Daralmış, zorlu bir sınavdan geçmiş ve bize her hususta olduğu gibi, kederde, yeiste kısacası bunalıma girip bunalınca neler yapılacağına dâir yeniden en hoş misal olmuş.

Demek ki, üzülmek, hüzünlenmek, kederin uzun sürmesi, bugünün tabiri ile “bunalım hâlleri” olmuş, ama O, dipsiz kuyularda ümitsiz kalmamış.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hep duâya sarılmış. “Ben keder yılındayım. Bir müddet dînimi tebliğ etmeyi bırakıyorum, kafamı dinleyeceğim, tatile gideceğim!” dememiş.

Bilakis o en güç zamanlarında dâvâsına hizmetle daha fazla meşgul olmuş. Bunalım mekânlarından “Tebdîl-i mekânda rahatlık vardır.” düsturunca ayrılmış, ama başka yerde tebliğine devam etmiş. O bölgenin insanı, onu yorup incittiyse, yeni diyarların insanlarının gönül kapılarını çalmış. Yâkub -aleyhisselâm- ’ın diliyle ifade edilen:

“Ben gam ve efkârımı yalnızca Allâh ’a talep ediyorum…” Yûsuf, 86 âyet-i kerîmesi mûcibince namaz ve duâsını artırmış, Kur ’ân âyetlerinde tesellî bulmuştu.

KAHRIN DA GÜZEL LÜTFUN DA GÜZEL!

Demek ki, bu bunalım, sınav veya depresif hâlleri ve bu devredeki zamanı iyi kullanmak, Rabbimize yanaşmak için bir vesîle kabul etmek lâzım…

Tasavvufta bu hâller; bunalım, içe kapanma ve daralmalar, Rabbe yakınlaşmak için bir taşıt kabul edilmiş ve buna “kabz hâli” denmiş. Bir yerde kabz varsa, ardından Allâh ’ın izni ile “bast: genişlik, rahatlık” gelecektir. Bu surattan evliyâullah bu güç sınavlar içinde iken:

“Kahrın da güzel, lütfun da güzel!” diyebilmiş, niceleri de:

“Derman arardım tasama, Tasam bana derman imiş.” mısrâları ile bu gizemi fısıldamış hâl ehline… Bu hâller âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfte de şöyle ifade edilir;

“…Allah hem sıkar, hem açar.” el-Bakara, 245

“Allah Teâlâ, dilediği zaman ruhlarınızı kabzeder ve dilediği zaman size onları tekerrür verir.” Buhârî, Mevâkid, 35

Velhasıl mü ’min hüzünlenir; kederi uzun sürerse deprosyana da girebilir. Ama Rabbinden ümit kesmez, O ’na dayanır. Bu hâller geçicidir. Şayet insan, onunla çaba etmeyi bilirse, bu menfî hâlden hasar görmek bir tarafa; istifade ederek, kuvvetlenerek çıkar.

Öyleyse kul, başına kederin ve musibetlerin sağanak sağanak yağdığı, kaçacak bir yer ve zaman bulamadığı demlerde; duâ ve ibadetini artıracak… Şayet bunu başarabilirse, bu bir îman zaafı değil, bilakis îmânını yardım eden acı bir ilâç gibidir. Sabrederse hem şifa bulur, hem de mânen derecesi artar.

HAKİKİ MÜMİN BUNALIMA GİRMEZ

Yok, şayet birey bu hâllerde:

“-Bunlar neden benim başıma geldi? İçim bunalıyor, daralıyorum. Depresyondayım!” der ve kulluğu, bilhassa namazı-niyazı terk ederse, başka bir ifadeyle Rabbinden ümit keser, hatta Rabbine kızıp iblisin vesveseleri ile kulluğu terk ederse, işte o zaman vaziyet risklidir. Hakikî bir mü ’min böyle bir bunalıma girmez, girmemelidir. Yoksa îman, avuçtan su gibi akıp gidebilir, Allah korusun!..

Bir ahbâbımı ziyaret ettim. Gencecik yaşında menopoza girmiş. Çok dramatikti.

“-Neden bu kadar genç yaşta?” diye sordum.

Erken yaşta evlenmiş ve konutluluğu ne yazık ki bazı şerli bireylerin büyü ve büyü yaptırmaları sebebi ile sanki zindana dönmüş. Başına gelenleri şöyle anlattı:

“-Sabahtan akşama yalnızca uyuyordum, konutuma hiç bakamıyor, eşimle konuşamıyordum. Öyle ki, hayattan hiçbir beklentim kalmamıştı. Büyük bir bunalım içindeydim ve yedi senem böyle geçti. Hiç çocuğumuz olmamıştı. Bu çocuksuzluk sınavı, hayatımızı daha da zorlaştırıyordu.

ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜM

O gizemeler bir akrabamın yeni evlenen kızları, hemen anne olmuştu. Onu ziyarete gittim, çok üzülmüştüm. Ağlayarak konutuma geldim. Günlerce seccade üzerinden kalkmadım. Ağladım, duâ ettim. Sanki Rabbimin huzurunda ağladıkça üzerimden damla damla üzüntüm akıyor, ben serinliyordum. Bu rahatlık sonucunda günlerimi namaza ve Kur ’ân ’a rabtetmiştim. O sıralarda eşim, bir Allah arkadaşı olan Denizlili rahmetli Ali Ege Öğretmen ’yı ziyarete gitti. Tanışma faslından sonra eşime:

“-Evlâdım, kaç çocuğun var?” diye sormuş.

Eşim, boynunu büküp:

“-Hiç evlâdımız yok efendim.” demiş.

Hazret, hasta yatağından doğrulup cebinden bir duâ yazılı iki kâğıt çıkarmış, bunları sarmış ve:

“-Bunu eşinle beraber üzerinizde taşıyın. Hayırlı, sâlih bir oğlunuz olur inşâallah.” demiş.

Eşim eve gelince olanları anlattı. Büyük bir teslimiyetle bu duâları üzerimizde taşıdık ve bir ay sonra da hekimim, anne olacağımın müjdesini verdi. Bütün yedi sene sonra bu müjdeli haber, bizi keyfe boğdu. Bunlar yalnızca içten duâ ve yakarışın henüz başlayan rahmet tecellîlerinin ayak sesleri idi.

Bir gün eşim yanımda uyuyordu. Ben de “Doğumu yanaşmakta olan yavrumuz için bir kurban adasam, hem Rabbimize karşı bir şükrümüz olur!” diye düşündüm. Ama maddî vaziyetimiz pek müsait değildi. Eşime nasıl söylerim diye düşünürken eşim yattığı yerden fırlayarak uyandı.

“-Ne oldu?” dedim. Düşünde:

“-Kalk, adağını kes!” diye seslenmişler. O:

“-Ne adağı?” deyip fırlamış.

Ağlayarak az evvel içimden geçen adağı söyledim. Ertesi gün eşim bir kurban kesip fukara-fukaraya dağıttı. Bir hafta sonra bebeğimiz doğdu, ama mosmordu. Uzun zaman ağlamadı. Hekimim can verdi varsaydı. Meğerse anne karnında bebeği besleyen kordon çürümüş, bebek günlerdir aç kalmış ve can vermek üzere iken bir mûcize gibi dünyaya gelmiş. Doğduğunda Afrikalı çocuklar gibi, bir ten, bir kemikti. Belki can verecekti, ama Rabbim ona can vermeyi murâd etmiş. Bunu da adadığımız bir kurban vesîlesi ile bize bildirmişti.

DUA VE GÖZYAŞI İLE TEMİZLEYELİM

O, yavruyu da verecekti, ama kul olarak bizim O ’na gönülden sığınmamızı, yalnız O ’ndan arz edip ayağımıza takılan prangalardan kurtulmamızı istiyordu. Başka Bir Deyişle hâlisâne duâ, sadaka ve sâlih zâtların himmeti!.. Kardeşim, bütün bunalım ilâcı bu!” diyerek her şeyi özetledi.

Rabbimiz, çile olsun diye zorluk ve çileler yazmaz kaderimize… Kendisine yanaşalım; duâ ve gözyaşı ile temizleyelim, makamımız âlî olsun diye basamaklar koyar yalnızca… Kimi, basamağa ayağı takılınca, oturur, ağlar, başkaldırı eder. O basamağı koyana belki de söver!..

Bazısı da basamağa takılınca, acıyan ayağına bakar; “Bu belâ benim başıma niçin geldi, bu bir îkazı olsa gerek!” der, istiğfar ve duâ ile kendine kazanç. Bundan sonra önüne çıkan basamaklara karşı daha cingöz ve tecrübe sahibi olduğu için şükreder ve bir üst basamağa atlar. Böylece yükselir, yükselir; tâ ki kasta ulaşır.

Tercih bize kalmış; ya çileye sabredip sabredeceğiz, cingöz olacak, zahmeti rahmete çevirecek ve iki cihan saâdetine kavuşacağız ya da iki dünyada mutsuz ve kayıpta olacağız!..

Rabbimiz, bir kudsî hadîsinde şöyle buyurur: “Beni kalbi kırıkların yanında ara!” Ebû Nuaym, Hilye, II, 364

İMTİHANLARIMIZIN BOL OLDUĞU ZAMANLAR

Gerçekten en hisli niyazlarımız, kalbimizin kırık ve üzüntüyle dolu olduğu zamanlardaki duâlarımız değil midir? Rabbimize en yakın olduğumuzu sezdiğimiz anları şöyle bir hatırlayalım; belirli sınavımızın en bol olduğu veya tasa ve hastalıklarımızın dorukta olduğu zamanlardır.

İşte bu surattan Bakara Sûresi ’nde şöyle buyrulur;

“Biz sizi fobi, açlık, mülk, can ve mahsullerden azaltmak sûretiyle netlikle sınavdan geçiririz. Sabredenleri müjdele! Onlar başlarına bir trajedi geldiğinde, «Biz yalnız Allâh ’a aidiz ve O ’na döneceğiz!» derler. Rablerinin bağışlaması ve rahmeti onlaradır. Doğru yola eriştirilenler de onlardır.” el-Bakara, 155-157

Rabbimiz, hoşlandığı kullarına daha çok belâ ve musibet yollar ki, o kul, sabretsin, şükretsin ve Rabbine yanaşsın. Bu sebeple en büyük musibet ve sınavlar, öncelikle peygamberlerin başından geçmiştir.

Nasıl insan, güç zamanında arkadaşını-düşmanını daha iyi tanırsa, Cenâb-ı Hak da kullarını bu güç sınavlar zamanındaki duruşu ile mü ’min, münâfık veya kâfir olarak gruplara ayırıyor.

EN BÜYÜK İLACIMIZ İBADET VE KULLAUĞUMUZ

Günümüzde herkes bunalım ve bunalımda olduğunu söyleyerek avuç avuç sâkinleştirici ilâçlar kullanıyor. En büyük ilâcımız, îmânımız ve o îmânı besleyen ibadet ve kulluğumuz… Bir de sâlihler meclisinde bulunursak, etrafımızda hakkı ve sabrı nasihat eden gönül insanları varsa, artık her sınav, Rabbe kurbiyet yakınlık olur, inşâallah!

Unutmayalım; îman varsa, imkân vardır. İmkân varsa, onu hak yolunda kullanmak lâzım. Tasamızı bile Allah yolunda hayra çeviren kullardan olmamız, böylece asıl kazananlar defterine yazılmamız duâ ve niyâzıyla…

Rabbim, sınavlarımızı kolay kılsın. Bizi, bizden evvelki ümmetlerin ağır sınavları ile yoklamasın. Bizi, kendisine ve rızâsına rahmet ve lütfuyla yanaştırsın. Âmîn…

Kaynak: Halime Demireşik, Şebnem Mecmuası, Sayı: 126

İslama Doğru

Yorum yapın