“mübarek Olsun!” Niye Deriz?

Sosyal hayatta sık kullandığımız “mübârek” kelimesinin kökü olan “bereket”, “bir şeyin artıp çoğalması, insanı hayra ve mutluluğa ulaştıran tatmin, rahmet, lütuf, fayda” mânâlarına gelmektedir. 

Âsım Efendi, “Kamus” tercümesinde, bu kelimenin İslâm inanç sistemine has olduğunu ve “bir şeye hayr-ı ilâhînin sübûtuna” denildiğini bildirir.

Bereket, eşyada, sözde, durum ve konumlarda hissedilen huzur ve mutluluktur. Bereketin dokunmadığı hiçbir şeyin tadı yoktur. Bereketsiz yemek, bereketsiz kazanç, bereketsiz amel, bereketsiz ilim; çok fazla olsa da kifayet edemeyeceği gibi, bereketin vukû bulduğu küçük imkânlar ise, insan için büyük saadettir. İmâm-ı Gazâlî:

“Az bir mal, bereketli olunca çok kimsenin rahat etmesine, çok iyi işlerin yapılmasına vesîle olur. Bereketli olmayan çok mal vardır ki, sahibinin dünyada ve âhirette felâketine sebep olur. O hâlde malın çok olması değil, bereketli olması istenilmelidir.” demiştir.

Aynı kökten türeyen “teberrük” ise; “bir şeyi bereket vesilesi sayarak almak, vermek ve kullanmak” mânâsına gelir. Sahâbe-i kiram, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayatta iken O’nun yüksek müsaadeleriyle, vefat ettikten sonra da özel eşyalarını teberrüken kullanmış ve saygı duymuşlardır. Zira onlar, “üsve-i hasene” olan peygamberlerini canlarından çok seviyor, O’nun dokunduğu, kullandığı, gördüğü her şeyi bereket ve şifa kabul ediyorlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna hayatta iken müsaade ettiği için, vefatından sonra da rahatlıkla bu sevgi ve bağlılıklarını devam ettirdiler. Hattâ Osmanlı padişahları dahî Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in özel eşyalarını teberrüken memleketimize getirtmiş ve kutsal emanetler olarak sarayda muhafaza etmişlerdir.

“Teberrük”ün mâhiyetini ve gerçekleştiği durumları, Peygamber Efendimiz’in hayatını nakleden siyer ve hadis kitaplarında sıkça okuduğumuz gibi, Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf Peygamber’in şahsında da bizzat görmekteyiz. Yûsuf Sûresi’nin 93. âyet-i kerîmesinde, Yûsuf -aleyhisselâm-:

“Şu gömleğimi götürün de babamın (Yâkub’un) yüzüne sürün. (Böylece gözleri) görecek duruma gelir…” buyurmuştur.

Gerçekten denildiği gibi yapıldığında, teberrüken Yâkup -aleyhisselâm-’ın gözleri açılmıştır.

Birçok mevzuda olduğu gibi, bu konuda da zamanla ifrat ve tefritler yaşanmış, şirk tehlikesi sebebiyle birtakım yasaklar getirilmiştir. Nitekim bereket, ancak Allâh’ın lütfudur. Allah, kimi ve neyi dilemişse, onu mübarek kılar. Allah’tan başka hiçbir kimse; güç, bereket, hayır, şer, fayda, rızık sağlama hususunda mutlak kudret sahibi değildir. Bunun zıddına tevessül edildiği, inanıldığı ve uygulandığı zaman şirk koşulmuş olmaktadır. Nitekim Yûnus Sûresi 106. âyet-i kerîmede:

“Allah’tan başka (varlıklara, ölülere) sana fayda ve zarar vermeyen şeylere ibadet etme! Eğer böyle yaparsan, o takdirde şüphesiz ki, sen zâlimlerden olursun.” buyrulmuştur.

İSRAİLOĞULLARI’NIN SÖZÜ GİBİ

Ashâb-ı kirâm zamanında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizzat nehyettiği durumlar olmuştur. Nitekim Ebû Vâkıd el-Leysî’den şöyle bir rivâyet nakledilmiştir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber Huneyn’e gidiyorduk. O dönemde biz küfürden yeni kurtulmuştuk. Müşriklerin bir ağacı vardı. Onu tavaf ediyorlar, üzerine silahlarını asıyorlardı. Bu ağaca “Zâtu Envât” diyorlardı. Biz bunlardan birinin yanından geçerken yeni müslüman olmuş bazı sahabîler müşriklerin teberrük için bir ağacı ziyaret ettiklerini görünce, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e müracaat edip kendilerinin teberrük edeceği böyle bir ağaç ihdas etmesini istemişlerdi. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna şiddetle karşı çıkmış ve şöyle buyurmuştur:

“Nefsimi elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, sizin bu sözünüz İsrâiloğulları’nın Mûsâ -aleyhisselam-’a dediği; «…Ey Mûsâ! Onların ilâhları olduğu gibi, sen de bizim için ilâh yap!..» (el-A’râf, 138) demeleri gibidir. Siz, sizden öncekilerin yolunu aynen takip edeceksiniz.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 218)

RIDVAN AĞACI

Diğer bir misal ise, Rıdvan Ağacı’dır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kâbe’yi ziyaret ve umre yapmak gayesiyle, hicretin altıncı yılı Zilkâde ayında ashâbıyla Medîne-i Münevvere’den çıkıp Mekke’ye doğru gidiyorlardı.

Hudeybiye’de konakladığında, Huzaalılardan Hıraş bin Umeyye’yi elçi olarak müşriklere göndermiş, yalnızca Kâbe’yi ziyaret için geldiklerini ve umre yapıp döneceklerini bildirmesini istemişti. Buna rağmen müşrikler, devesini vurup öldürmek isteyince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sefer Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ı anlaşma için göndermişti. Müşrikler, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ı göz hapsinde tutup Hudeybiye’ye de:

“-Osman öldürüldü.” diye yanlış haber ulaşınca Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok üzülmüş ve:

“-Gerçekten Osman şehid edildiyse, o kavim ile çarpışmadan gidemeyiz!.” demişti.

Bunun üzerine konakladıkları o ağacın altında ashâbından, ölmek pahasına da olsa savaştan kaçmamak, aslâ çekinmemek üzere söz almıştı.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II)

Rasûlullah’ın bu ifadelerini işiten müşrikler, Osman bin Affan’ı ve bir kısım müslümanları serbest bırakmışlar, arkasından da Suheyl bin Amr’ın başkanlığında bir heyetle Hudeybiye Antlaşması’nı imzalamışlardı.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye’de yapılan bu “Biatu’r-Rıdvan” anlaşması için:

“Rıdvan Ağacı altındaki bu biatta bulunan hiç kimse ateşe girmez.” buyurmuştu. (Müslim, Cihad, 52)

Sonraki yıllarda bu ağaca yapılan teberrük aşırılığa kaçtığı için Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- “şirk tehlikesi” sebebiyle bu ağacı kestirmiş, hatta kökünden söktürmüştür. Karşı çıkan sahâbeye de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“Sakın aşırı gitmeyin. Sizden öncekilerin helâk olmalarının sebebi, aşırı gitmeleri olmuştur.” hadîs-i şerîfini hatırlatmıştır. (Müslim, İlim,7)

Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de diğer ümmetlerle ilgili olarak:

“Ey Kitap ehli! Dîninizde aşırı gidip ölçüyü aşmayın…” (en-Nisâ, 171) buyurmuştur.

Başlangıçta hâlis duygu ve düşüncelerle ziyaret edilse de zamanla bu ağacın altında ortaya çıkabilecek bez bağlama ve hâcet isteme ile şirke düşülme tehlikesi baştan önlenmek istenmiştir.

PEYGAMBERİMİZİN BEREKETİ

Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Âlemlerin Rabbi tarafından insanlara “en güzel örnek”; yeryüzüne de “rahmet” olarak gönderilmiş “özel bir insan” ve “yüce bir peygamber”dir.

Kullanmış olduğu eşyalar başta olmak üzere, yaşamış olduğu mekânlar, dokunmuş olduğu yerler, hattâ geçmiş olduğu sokaklar dahî bu sebeple özel ve mübârektir. Sahabe-i kiram, Peygamberlerini çok sevdikleri için O’nun her ânına dikkat etmişler, üzerinden gözlerini ayırmamışlar ve O’nun mübarek hâtırası olan her şey ile teberrük etmişlerdir.

Nitekim O’nun sözleri, bakışları bereket olduğu gibi bulunduğu yerler ve dokunmuş olduğu şeyler de bereket olmuştur. Yalnız ne Peygamber’i ilâhlaştırıp Allah’ın fiil ve sıfatlarıyla tâzim etmek ve ne de sıradan insanları Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makamına koyup yüceltmek doğrudur! İtidal ve her şeyin hakkını teslim etmek gerekir.

Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in eğitim ve terbiyesi, bizzat Âlemlerin Rabbi tarafından yapılmıştır. Böyle bir mürebbînin elinden geçmiş insanın, elbette sözleri başta olmak üzere davranışları, bakışları hep kıymetli olmuştur. Ayrıca Allah Teâlâ’nın “Habibim!” hitâbına lâyık ve mazhar olması sebebiyle de sahip olduğu eşya ve bulunduğu mekânlarda da farklılık ve faziletler olması tabiîdir.

MÜBAREK KARYOLALARIYLA TEBERRÜK

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

Mekkeliler, evlerinde tahtadan yaptıkları karyola üzerinde uyurlardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretten sonra Ebû Eyyûb el-Ensarî’ye misafir olunca, Es’ad bin Zürâre, Hazret-i Peygamber’e ayakları sac ayağından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş ve hasır ile kaplanmış bir karyola gönderdi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendi evine taşınıncaya kadar bu karyolanın üzerinde uyumuştu. Mescidin inşaatı ile birlikte kendi evinin yapımı tamamlanınca, Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-’ın evinden ayrılırken bu karyolayı da beraberinde götürdü. Gündüzleri bunun üzerinde oturur, gece de yatağını sererek yatardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefatına kadar bu karyolayı korudu. Vefat ettiğinde bu karyolanın üzerinde yıkanıp kefenlendi ve cenaze namazı kılındı.

Medîneliler ölülerini taşımak için bu karyolayı bizden isterler ve onunla teberrük ederlerdi. Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’in cenâzesi de onun üzerinde taşınmıştır.” (Belazürî, Ensâb, II)

MÜBAREK SAÇLARIYLA TEBERRÜK

Hazret-i Enes anlatıyor:

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’nda Mina’da şeytan taşlayıp kurbanını kestikten sonra tıraş olmak istedi. Başının sağ tarafını berbere uzattı, o da tıraş etti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Talha el-Ensârî’yi çağırarak kesilen saçlarını ona verdi. Sonra başının sol tarafını berbere uzatarak:

“-Tıraş et.” buyurdu.

Berber, sol tarafını tıraş ettikten sonra kesilen saçları Ebû Talha’ya verdi ve:

“-Bunları insanlara taksim et, dağıt!” buyurdu.” (Müslim, Hac, 326)

MÜBAREK OKLARIYLA TEBERRÜK

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbıyla birlikte Hudeybiye yakınlarında bir su birikintisi başında konakladılar. Yanındakiler, ihtiyaçlarını gidermek için sudan az miktarda alıyorlardı, nihayet gölcüğün suyu bitti. Bunun üzerine susuzluktan dolayı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e serzenişte bulundular. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- okluğundan bir ok çekerek gölcüğe sokmalarını emretti.

Râvî der ki:

“-Vallahi, oku soktukları yerden su kaynamaya başladı ve oradakiler, orada oldukları müddetçe onun suyundan alıp içiyorlardı.” (Buhârî, Şürût, 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 323-324)

MÜBÂREK YEMEKLERİYLE TEBERRÜK

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, evinde yedi ay misafir kaldığı Ebû Eyyûb el-Ensârî anlatıyor:

Biz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için akşam yemeği yapıyor ve O’na gönderiyorduk. Yemeğin kalanını bize geri verdiği zaman ben ve eşim Ümmü Eyyub, O’nun elinin değdiği yeri bereket sayarak teberrüken yiyorduk. Bir gün yine O’na akşam yemeği gönderdik. Yemeğin içine soğan ve sarımsak koymuştuk. Peygamber Efendimiz yemeği bize geri verince, O’nun elinin izini bulamadık. Korkarak Rasûlullah’ın yanına geldim ve şöyle dedim:

“-Ey Allâh’ın Rasûlü! Anam-babam Sana feda olsun. Akşam yemeğini geri verdiğinizde, Sizin elinizin izini göremedim. Sizden artan yemeği bize her verişinizde ben ve zevcem; Senin elinin izini uğurlu ve bereketli sayarak artan yemekten bereket talep ediyorduk.”

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“-O yemekte sarımsak kokusu hissettim. Ben, kendisi ile vahiy meleğinin fısıldaştığı birisiyim. Fakat siz onu yiyiniz.”

Biz de o yemeği yedik ve ondan sonra Allah Rasûlü’ne o bitkiden yemek yapmadık.” (Müslim, Eşribe, 170-171; İbn-i Hişâm, es-Sîre,II, 116)

BEREKETLİ OLSUN

Bereket, hayrın çokluğu ve devamlılığı demektir. Allah Teâlâ, kullarının faydalandığı ve pek çok hayır sağladığı birtakım şeyleri de “mübarek” kılmış ve bunları gerek Kur’ân-ı Kerîm’de ve gerekse Habîb’inin dilinden hadîs-i şeriflerde haber vermiştir. Meselâ şifa olduğu bildirilen bal, zeytin, incir, üzüm, kiraz, reyhan, nar, kabak, zencefil, hardal ve hurma gibi…

Bunun dışında mübârek günler ve mübârek mekânlarla kullarını lütuflandırmıştır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken; bunlarla tevessül ve teberrükü, Allah ve Rasûlü’nün izin verdiği ölçüde; mutlak güç ve otoritenin, yardım ve rızkın yalnızca Âlemlerin Rabbi tarafından olduğu şuuruyla yapılmasıdır.

Teberrükün, Allah’tan değil de bunlardan geldiğine inanıldığı takdirde veya bu yanlış düşünce sözle ifade edildiği durumda şirke düşme tehlikesi büyüktür. Bir zâtın, eşyanın veya mekânın durduk yere bereket, hayır ve fayda getirdiğine inanmak, büyük şirktir. Zira teberrük eden bu insan, Allâh’ın hakkını bir kula, eşyaya, mekâna vermiş olmaktadır. Meselâ günümüzde “rukye” (okuma) ile yapılan tedavilerde, “şifanın Allah’tan değil de hocanın nefesinden olduğuna inanmak”, “Çocuğum rahatsızdı. Falan hocanın yanına götürdüm, hoca iyi etti.” gibi ifadeler kullanmak tehlikelidir. Şifayı veren, kişi hakkında tasarrufta bulunan, yalnızca ve yalnızca Allah Teâlâ’dır. Diğerleri yalnızca vasıtadır.

Bir şeyin mübârek oluşu;

-Kur’ân ve Sünnet’te nass ile sabit olmak ve

-İslâm’a uygun olmak şartıyla mümkündür.

Allah Teâlâ bazı zaman ve mekânların bereketli olduğunu bildirmiş ve kullarının bunlardan istifade etmesini istemiştir. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayı, Kadir gecesi, bayram geceleri, arefe geceleri, cuma günleri, kandil geceleri gibi… Hattâ bunların da yanında Allâh’ın duâları özellikle kabul ettiği bazı özel saatlerin olduğu bildirilmiştir. Biz mevzuyu uzatmamak için bu kadarla iktifâ ediyoruz.

Aynı şekilde bazı mekânlar da insanların Allâh’a ibadet etmeleri için daha faziletli olarak zikredilmiştir. Bunların başında hiç şüphesiz Kâbe ve Mekke-i Mükerreme gelmektedir. Kâbe dışında, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’da ibadetlerin fazilet ve bereketi hakkında da pek çok rivayet nakledilmiştir.

Rabbimiz, bu bereket yerlerinden ve bereket zamanlarından hakkıyla istifade eden kullarından eylesin. Bizi, Allah Rasûlü’nün muhabbetini en büyük âhiret azığı olarak gören ashâb-ı kirâmın yolundan ayırmasın. Âmîn.

Kaynak: Seher Küçük, Şebnem Dergisi, 153. Sayı

İslam ve İhsan

Yorum yapın