Kur’ân-ı Kerîm Allah Kelâmıdır

Kur’ân’ın Allah (c.c) kelâmı olduğunu gösteren deliller nelerdir? Kur’ân’ın kısım kısım inmesindeki hikmetler nelerdir? Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî koruma altında olduğunu gösteren deliller ve Kuran’ı Kerim hakkında bilinmesi gerekenler…

Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Rabbimizin kelâmı olduğunu hem nazmındaki belâğat, hem de muhtevasındaki hakikat ve hikmetlerle her dâim ispat edip durmaktadır. Zira onun hem nazmı, hem de mânasında nice mucizeler gizlidir. O, sonsuz mucizevî hususiyetleriyle inkârcılara meydan okumaya devam etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, içinde yaşadığımız ve her an hârikulâde manzaralara şahit olduğumuz şu kâinâtın kendi kendine meydana geldiği düşüncesinin ne kadar köksüz ve anlamsız olduğunu ortaya koyar. Buna mukabil, bütün mahlûkâtı, ilim ve iradeye mâlik, azamet sahibi bir zâtın var ettiğini beyan eder. Yerlerde ve göklerde, canlı-cansız bütün varlıklarda görülen muhteşem nizâm ve âhenge dikkat çeker. Bu muazzam ölçü ve âhenk kesinlikle kendi kendine olamaz. Biraz düşündüğümüzde bütün bunları yaratan ve yöneten bir varlığın olduğunu ve O’nun; eşi, benzeri, şeriki ve yardımcısı olmayan tek bir ilâh olduğunu anlarız. O, sonsuz güç ve kudret sahibi, her işi hikmetle, yerli yerince ve en güzel şekilde yapan bir kâdir-i mutlaktır. O, her türlü kemâl sıfatlara ve üstün vasıflara sahip, her türlü noksan sıfattan da münezzeh ve uzaktır. Her şey O’nun el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir esmâsının tecellîsi ile var olmuştur. Kur’ân bize bu yüce zâtın Allah Teâlâ olduğunu haber verir.

Acaba hangi inkârcı Kur’ân’ın bu beyanını çürütüp kâinattaki devamlılık, nizâm ve âhengin tesadüf eseri olduğunu akıl ve mantığın reddedemeyeceği bir şekilde ispat edebilir? Bu gerçekten imkânsızdır. Allah’ın tabiata koyduğu ve fizik, kimya, biyoloji gibi tabiat ilimleri tarafından incelenen ilâhî kanunlar, bir yaratıcı olmadan kendi kendine oluşabilir ve devamlılık sağlayabilir mi? Kesinlikle hayır!

İşte bütün bunları vâkıaya uygun olarak haber veren ve insan ve kâinat kitaplarıyla mükemmel bir uyum içinde olan yegâne kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir. Verdiği bütün haberler doğru çıkan bu kitap, kendisinin Allah kelâmı olduğunu haber vermektedir. O hâlde onun bu haberine inanmaktan başka doğru yol yoktur. Yani Kur’ân-ı Kerîm, nazmındaki ve mânâsındaki mucizeleriyle kendisinin Allah kelâmı olduğunu kesin bir şekilde ispat etmektedir.

Allah Teâlâ övgüye lâyık olan ve hayranlık uyandıran bütün mevcûdâta yemin ederek Kur’ân’ın sıdkını ve azametini şöyle beyan eder:

“Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’ân), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! O, Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.” (el-Hâkka 69/38-43)

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesinden bahsederken Rahmân, Rahîm, Azîz, Hakîm, Hamîd, Rabbü’l-âlemîn gibi ulvî sıfatlarını hatırlatır.[1] Bu da hiç şüphesiz Kur’ân’ın azametini, şânının yüceliğini ve nüzûlünün ehemmiyetini ortaya koyar. Yani Kur’ân’ın azameti bu esmâ-yı hüsnânın azametinden gelmektedir. Onlardan Kur’ân’a akseden yücelik, onu kendisinde hiç şüphe olmayan biricik kitap hâline getirmiştir.[2]

1. Kur’ân-ı Kerîm Vahiy Yoluyla Gelmiştir

İnsanlar, sınırlı ve zayıf akıllarıyla, ilâhî ve uhrevî hakîkatleri tam olarak idrâk edemezler. Allah Teâlâ engin rahmetinin bir tecellîsi olarak bu hakîkatleri insanlar arasından seçtiği ve üstün vasıflarla donattığı peygamberlerine vahyederek açıkça beyân etmiştir. İşte Kur’ân-ı Kerîm de, ilâhî ve uhrevî hakîkatlerin en şümûllü bir şekilde ifâde edildiği bir mûcizeler mecmuası ve son ilâhî kitaptır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’i Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e “vahiy” yoluyla indirmiştir. Vahy (وَحْي), kelimesi lügatte, gizli ve süratli bir şekilde bildirmek, gizli konuşmak, seslenmek, fısıldamak, ilham etmek, emretmek, işaret etmek, yazı yazmak, bir şeyi başkasına ulaştırmak, elçi göndermek mânâlarına gelir.

Istılah olarak vahiy, Yüce Allah’ın insanlara ulaştırılmasını istediği tâlimatlarını, emirlerini ve yasaklarını peygamberlerine, alışılmışın dışında gizli bir yolla süratli bir şekilde ulaştırmasıdır.

Vahiy Allah’ın insanlığa en büyük lütfu ve rahmetidir. Onu daha önceki bütün peygamberlerine göndermişti. Son olarak da bizim peygamberimize ihsân eyledi. Hz. Âişe (r.a), Peygamber Efendimiz’e vahyin ilk defa nasıl geldiğini sormuş, o da anlatmıştı. Âişe (r.a) bunları bize şöyle nakletmiştir:

“Rasûlullah (s.a.v)’e ilk vahyin başlaması sâdık rüyalar halinde olmuştu. Onun gördüğü her rüya sabahın aydınlığı gibi açık ve net olarak aynen gerçekleşirdi. Bu durum altı ay kadar devam etti. Sonra ona yalnızlık hâli sevdirildi. Bunun üzerine Hıra dağındaki mağarada halvete çekilmeye başladı. Birkaç gün bazan de günlerce orada kalıyor ve kendini ibadete veriyordu. Zaman zaman ev halkının yanına gidiyor ve azığını alıp tekrar o mağaraya dönüyordu. Bu durum Hira’da kendisine ilâhî vahiy gelinceye kadar bu şekilde devam etti. Yine bir gün Hira’da bulunuyordu ki ansızın vahiy meleği Cebrâil (a.s) gelerek «Oku!» dedi. Rasûlullah (s.a.v) «Ben okuma bilmiyorum» diye karşılık verdi.

Allah Rasûlü (s.a.v) hâdisenin bundan sonraki seyrini şöyle anlatır:

“Melek beni yakalayıp tâkatim kesilinceye kadar sıktı ve sonra bırakıp tekrar «oku» dedi. Ben de ona «Ben okuma bilmiyorum» dedim. Bunun üzerine beni aynı şekilde tutup tâkatim kesilinceye kadar sıktı ve arkasından serbest bırakıp tekrar «oku» dedi. Ben yine ona «Ben okuma bilmem» diye cevap verdim. Bu cevap üzerine beni üçüncü kez tuttu ve tâkatim kesilinceye kadar sıkıp bıraktıktan sonra kendisi okumaya başladı. Alâk sûresinin ilk beş âyetini okudu.”

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alâktan yarattı. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (el-Alak 96/1-5)

Bu hâdiseden hemen sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, kalbi korkudan titreyerek eşi Hz. Hatice’nin yanına dönüp “Beni örtün, beni örtün!” buyurdular. Korku hâli dininceye kadar bu halde kaldılar. Sonra başından geçenleri muhtereme zevcesine bir bir anlatarak “Kendimden korktum” diye ilave ettiler. Bunun üzerine asil bir hanımefendi olan Hz. Hatice (r.a), Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e şunları söyledi:

“–Hayır, asla öyle düşünme! Cenâb-ı Hakk’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni üzüp mahcup etmez. Zira sen akrabanı görüp gözetirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü kaldırırsın, yokluk içinde kıvranan fakirlere iyilik eder, onlara son derece faydalı olursun. Misafiri ağırlar ve Hak yolunda ortaya çıkan mühim hadise ve musibetlerde insanlara yardım edersin.”

Bu sözlerden sonra Hz. Hatice, Rasûl-i Ekrem’i amcazadesi Varaka b. Nevfel’e götürdü. Cahiliyye döneminde hıristiyanlığı kabul eden Varaka, İbrânice yazı bilir ve İncil’den zaman zaman bazı şeyler yazardı. İleri yaşlarında gözleri görmez olmuştu. Hatice (r.a), Varaka’ya:

“–Amcazadem, dinle bak yeğenin neler söylüyor” dedi. Varaka:

“–Hayrola yeğenim ne oldu, söyle bakalım” diye sorunca Rasûlullah (s.a.v) gördüğü şeyleri bir bir kendisine anlattılar. Bunun üzerine Varaka:

“–Bu gördüğün, Allah Teâlâ’nın Mûsâ (a.s)’a gönderdiği Nâmûs diye adlandırılan Cebrâil’dir. Âh! Keşke senin davet günlerinde genç olaydım. Kavmin seni yurdundan çıkaracağı zaman keşke hayatta olsaydım!” dedi. Bu sözler üzerine Allah Rasûlü (s.a.s):

“–Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordular. O da:

“–Evet, zira senin getirdiğin gibi bir şey (vahiy) getirip de düşmanlığa uğramayan kimse yoktur. Eğer davet günlerine yetişirsem sana var gücümle yardım ederim” cevabını verdi. Ondan sonra çok geçmedi, Varaka vefat etti. O günlerde Fetret-i vahiy vukû buldu (yani bir müddet için vahiy kesildi.)[3]

Câbir ibn-i Abdullah el-Ensarî (r.a) bu hadise şunları ilave etmiştir:

“Rasûlullah (s.a.v) fetret-i vahiyden bahsederken söz arasında şöyle buyurdular:

«Ben bir gün yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de baktım ki Hırâ’da bana gelen Melek sema ile arz arasında bir kürsî üzerinde oturmuş. Pek ziyâde korktum. (Evime) dönüp:

“‒Beni örtün, beni örtün!” dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri’nin

“Ey örtüye bürünen Rasûlüm, kalk da sana îmân etmeyenleri inzâr et (uyar)! Rabbinin azamet ve kibriyâsından bahset! Elbiseni pâk ve mutahhar tut! Putlara ibadet necâsetini terk etmekte dâim ol!”[4] âyetlerini inzâl buyurdu. Artık vahiy kızıştı ve peş peşe gelmeye devam etti».”[5]

1.1. Vahyin Geliş Şekilleri

Vahiy tek kaynaktan inmekle birlikte farklı şekillerde gelirdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir.” (eş-Şûrâ 42/51)

Bu âyet-i kerîme ve Efendimiz’den gelen bilgilere dayanarak vahyin geliş şekillerini şöyle sıralayabiliriz:

– Vahyin ilk geliş şekli, sâdık rüyâ şeklinde olmuştur. Rasûlullah (s.a.v), sonradan meydana gelecek hâdiseleri rüyasında görür ve bunlar aynen Efendimiz’in gördüğü şekilde gerçekleşirdi.

– Bazen Cebrâil (a.s) aslî sûretiyle görünerek vahiy getirmiştir. Bu iki defa olmuştur. İlki peygamberliğin başlangıcında Hıra mağarasında; ikincisi ise Miraç gecesi Sidretü’l-Münteha’da olmuştur.

– Vahiy bazen meleğin görünmeden Allah’ın sözünü Hz. Peygamber’in kalbine ilham etmesi şeklinde gelmiştir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e en zor gelen vahiy şekli bu idi. Bu esnada zil sesine benzer bir ses duyardı. Ses kesildiği zaman Peygamberimiz (s.a.v) vahyedilen âyetleri kavramış olurdu.

– Vahiy meleği bazen, “Cibrîl Hadîsi”nde[6] olduğu gibi insan sûretine girerek, vahyedilecek şeyi bildirirdi. Abdullah b. Abbâs’ın (ö. 68/687-88) naklettiği şu hâdise buna güzel bir misâldir:

“Babam Abbâs’la birlikte Rasûlullah (s.a.v)’in yanında idim. Allah Rasûlü’nün yanında biri vardı, başbaşa görüşüyorlardı. Bu sebeple babamla alâkadar olamadı. Yanından çıktığımızda babam:

«−Oğlum! Allah Rasûlü’nün bana iltifat etmediğini gördün değil mi?» dedi. Ben de:

«−Babacığım! Yanında biri vardı, onunla konuşuyordu» dedim.

Bunun üzerine hemen Rasûlullâh (s.a.v)’in yanına döndük. Babam:

«−Yâ Rasûlallah! Abdullah’a şöyle şöyle demiştim, o da sizin, biriyle başbaşa görüştüğünüzü söyledi. Gerçekten yanınızda biri var mıydı?» diye sordu. Rasûlullah (s.a.v) bana hitâben:

«−Ey Abdullah! Sen onu gördün mü?» buyurdular. Ben de «Evet! Gördüm» dedim. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«−O Cebrâîl idi. Bu sebeple seninle alâkadar olamadım» buyurdular.”[7]

Cebrâil (a.s) çoğu zaman sahâbeden Dihye (r.a)’ın sûretinde görünerek gelirdi. Ebû Osman (r.a) şöyle anlatır: “Bana şöyle haber verildi: Bir gün Cibrîl (a.s) Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Bu esnâda Efendimiz’in yanında hanımı Ümmü Seleme (r.a) vardı. Cebrâîl (a.s) Allah Rasûlü (s.a.v) ile biraz konuştuktan sonra kalkıp gitti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Ümmü Seleme vâlidemize:

«−Bu kimdir?» diye sordular veya buna benzer bir şey söylediler. Ümmü Seleme (r.a):

«−Bu, Dıhye’dir» dedi. Ümmü Seleme (r.a) daha sonra:

«−Allah’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in hutbede Cibrîl (a.s) ile aralarındaki konuşmadan bahsettiğini işitinceye kadar hâlâ o gelen kişinin Dıhye olduğunu zannediyordum» dedi. Böyle veya buna benzer bir söz söyle­di.”[8]

– Bazen Peygamber Efendimiz uyanık iken melek görünmeden vahyi kalbine ilkâ ederdi.

– Vahiy, Peygamberimiz uyanık iken doğrudan doğruya Allah’ın kelamını duyması şeklinde de gelmiştir. Bu tür vahye Rasûlullah (s.a.v) Miraç gecesinde mazhar olmuşlardır. Beş vakit namazın farz olması bu şekildedir.

– Allah Rasûlü (s.a.v) uykuda iken meleğin vahiy getirdiği de olmuştur. Ancak bu yolla Kur’ân vahyi inmemiş, bazı sünnet vahiyleri gelmiştir.[9]

1.2. Vahiy Esnâsında Görülen Haller

Hangi yolla ve ne şekilde gelirse gelsin vahyin belli bir ağırlığı vardı. O, ağırlığıyla yüce dağları yerle bir edecek bir azamet ve kuvvetteydi.[10] Yüce Rabbimiz vahyin ilk geldiği günlerde Rasûlüne, “Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz” buyurmuştu.[11] Bu sebeple, gelen vahiyler Allah Rasûlü’nün üzerinde kuvvetli bir tesir bırakır ve Efendimiz’de şu haller görülürdü:

– Üzerine büyük bir ağırlık çökerdi. Vahiy, Allah Rasûlü (s.a.v) deve üzerinde iken geldiğinde, hayvan vahyin ağırlığına tahammül edemez, ayakları bükülür ve çökerdi. Nitekim Rasûlullah (s.a.v), Adbâ isimli devesinin üzerinde bulundukları sırada Mâide Sûresi’nin üçüncü âyeti nâzil olmaya başlayınca devenin ayakları kırılacak gibi olmuş, Allah Rasûlü (s.a.v) devenin üzerinden inmişlerdi.[12]

Zeyd bin Sâbit (r.a) şöyle anlatır: “Rasûlullâh (s.a.v)’in yanında oturuyordum. Bu esnâda Allah Rasûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi Rasûlullah’ın dizinden daha ağır bir şey görmedim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.”[13]

Ubâde bin Sâmit (r.a) da bu konuda şöyle buyurmuştur: “Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e vahy indirildiği zaman onun ağırlığını hissederler ve mübarek yüzlerinin rengi atardı.[14]

– Vahiy gelirken Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanında bazen arı vızıltısına benzer sesler işitilirdi. Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v)’e vahiy indiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Bir gün ona vahiy indirildi. Bir müddet bekledik. Sonra o hâl açıldı. Kıbleye yönelerek ellerini kaldırıp:

“Allah’ım bizim (hayrımızı ve terakkîmizi) artır, bizi (hayrımızı, mertebemizi ve sayımızı) noksanlaştırma! Bize ikrâm et, zillete düşürme. Bize ihsanda bulun, mahrum etme. Bizi tercih et, (düşmanlarımızı) bize tercih etme. Allâh’ım, bizi râzı kıl ve bizden râzı ol!” diye dua ettiler. Sonra:

“−Bana on âyet indirildi. Kim bunları tatbik ederse cennete girer” buyurup Mü’minûn sûresinin ilk on âyetini okudular:

“Muhakkak ki, mü’minler felâha ermişlerdir: Ki onlar namazlarında huşû içindedirler, boş şeylerden yüz çevirirler, zekâtı verirler, iffetlerini korurlar, sadece eşleri ve ellerinin altında olan (câriyeleri) ile yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir. Ama kim bunun ötesine geçmek isterse, işte haddi aşanlar onlardır. Yine onlar emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler, namazlarını muhafaza ederler. İşte vâris olacaklar onlardır, Firdevs cennetine varis olacak ve orada ebedî kalacaklardır».”[15]

– Vahiy gelirken Efendimiz’in mübârek yüzleri gül gibi kızarır, yanakları al al olurdu. Vahiy hâli zuhûr ettiğinde sahâbe-i kirâm, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in üzerini bir örtüyle örterlerdi.

Yaʻlâ bin Ümeyye bir gün Hz. Ömer’e, “Peygamber Efendimiz’e vahiy gelirken onu bana gösteriver!” demişti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Cîrâne’de bulunduğu esnâda, yanında sahâbîlerinden bir topluluk da varken bir kişi çıkageldi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Güzel koku sürünmüş olarak umre için ihra­ma giren bir kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir müddet sustular. Bu esnâda üzerinde vahiy halleri belirdi. Ömer (r.a) hemen Yaʻlâ’ya işaret etti. O da geldi. Allah Rasûlü’nün üzerine bir elbise örtülmüştü. Yaʻlâ başını bu örtünün içine sokup baktı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yüzünün kızardığını gördü. Uyuyan kim­senin gidip gelen nefesi gibi hırıltıyla nefes alıp veriyordu. Sonra Rasûlullah’tan bu hâl yavaş yavaş açıldı. Peşinden:

“–Umreden sormuş olan kimse nerede?” buyurdular. Yanına hemen birisi getirildi. Rasûlullah (s.a.v) ona:

“–Bedenine ve elbisene bulaşan kokuyu üç kere yıka, üzerin­deki cübbeyi de çıkar, hacda yaptığın fiilleri umrede de yap!” buyurdular.[16]

– Vahiy gelirken Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek alınları en soğuk günlerde bile buram buram terlerdi. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle nakleder: Rasûlullah (s.a.v) bir gün minber üzerinde aya­ğa kalktılar ve:

“‒Ben ancak benden sonra sizin üzerinize açılacak olan dün­ya bereketlerinden dolayı sizin için korkuyorum” buyurdular. Sonra dünyanın süsüne dalmaktan bahsettiler. Önce birini, sonra diğerini anlattılar. Bunun üze­rine sahâbîlerden bir zât ayağa kalkarak:

«‒Yâ Rasûlallah! Hiç hayır, şer getirir mi?» diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu soruya cevap vermeyip bir müddet sükût ettiler. Biz, «Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e vahiy indiriliyor» dedik. İnsanlar sanki başları üze­rinde kuş varmışçasına sükût ettiler. Bir müddet sonra Rasûlullah (s.a.v) dökmekte olduğu teri mübarek yüzünden silerek:

«‒Biraz önce suâl soran nerede? Mal (hakîkaten) hayır mıdır?» (deyip, bunu üç defa tekrarladılar ve devamla) «Hakîkî hayır ve nimet, hayırdan başka bir şey getirmez (fakat dünya malı hakîkî hayır değildir. Şöyle ki): Bahar gelip etraf yeşerdiğinde, otlar arasında çok yiyeni öldüren veya ölüme yaklaştıran şeyler de biter. Lâkin yeşil otları hırsa kapılmadan yavaş yavaş yiyen hay­van, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmaz. Bu hayvan yeşil otlardan yiyip iki böğrünü doldurunca bahar güneşinin karşısına geçip biraz istirahat eder, kolayca tersler ve bevleder. Sonra yine yayılır. İşte bu dünya malı da yeşil ot gibi çekicidir, tatlıdır. Bu dünya malını hakkıyla alan ve onu Allah yoluna, yetimlere, fakirlere tahsis eden zengin müslüman ne hayırlı kişidir! Dünya malını hakkıyla almayan (haram mal toplayan hırslı) kişi de dâima yiyen ama bir türlü doymayan obur kimse gibi­dir. Kıyamet gününde bu mal kendi sahibinin cimriliğine bir şâhid olacaktır».”[17]

– Vahiy esnâsında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in üzerinde bir heybet hâli zuhur ederdi. Ebû Hüreyre (r.a) şöyle der: “Vahiy geldiği zaman bize gizli kalmazdı. Vahiy geldiğinde, o hâl geçinceye kadar hiç birimiz gözünü kaldırıp Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bakamazdı.”[18]

1.3. Vahyin Çeşitleri

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelen vahyi genel mânada ikiye ayırabiliriz:

Birincisi; اَلْوَحْيُ الْمَتْلُوُّ (el-Vahyu’l-Metlüvv) yani Kur’ân olarak okunan ve tilavetiyle ibadet edilen vahiydir. Kur’ân-ı Kerîm’in tüm sûre ve âyetleri bu kısma girer. Bu vahiyde mânâ da nazım da Allah’a âittir. Bu tür vahiy, bir hükümdarın elçisine yazılı bir mektup verip “bunu falana oku” diye emretmesine, elçinin de bunu bir harfini bile değiştirmeden aynen okumasına benzer.

İkincisi; اَلْوَحْيُ غَيْرُ الْمَتْلُوِّ (el-Vahyu Ğayru’l-Metlüvv) yani okunmayan vahiydir. Buna “hadis/sünnet vahyi”, “vahy-i beyân” gibi isimler verilir. Cebrail (a.s), Allah Teâlâ’dan telâkkî ettiği vahyi Peygamber Efendimiz’e getirir, o da Cebrâil’den aldığı bu mânaları kavrayarak kendi ifadeleriyle insanlara aktarırdı. Yani mânâ Allah’a, lafızlar ise Peygamber Efendimiz’a aittir.

Vahy-i Ğayr-i Metlüv de “Nebevî Hadis” ve “Kudsî Hadis” olmak üzere ikiye ayrılır:

Nebevî Hadis: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e izafe edilen söz, fiil, takrir ve sıfatların bütünüdür. Bu da iki kısımdır: Tevkîfî olan Nebevî hadis: Allah Rasûlü’nün mâna ve muhtevasını vahiyle Rabbinden alıp kendi sözleriyle insanlara açıkladığı dinî hakikatlerdir. Bu nevi hadiste mâna Allah’tan, lafızlar ise Rasûlü’ndendir. Tevfîkî olan Nebevî hadis: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in vahiy kaynaklı olmaksızın bizzat kendi akıl ve içtihadını kullanarak bir konuda görüş beyan etmesi, âyetlerden bir mâna çıkarmasıdır. Efendimiz (s.a.v) doğruya isabet buyurursa vahiy onun doğruluğunu ikrar eder ve bu tevfîkî hadis olur. Hata ederse, hemen vahiy gelerek onu düzeltir, o hâlde bırakmazdı. Nitekim Bedir esirlerinin öldürülmesi veya onlardan fidye alınması konusunda istişare neticesinde Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’in fidye alınması yönündeki görüşünü benimsemişti. Fakat gelen Enfâl sûresi 67. âyet, Efendimiz’in bu kararda hata ettiğini ve nasıl hareket etmesi gerektiğini haber verdi.

Demek ki ister “tevkîfî” olsun ister “tevfîkî”, Allah Rasûlü’nün dinle ilgili bağlayıcı tüm hadisleri vahyin tasdikinden veya ikrarından geçmiştir. Netice itibariyle hepsi de Allah’ın muradına uygundur. Nitekim şu âyet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir:

“Peygamber, asla kendi arzu ve hevesine göre konuşmaz. Onun bildirdikleri, kendisine Allah tarafından gelen vahiyden başka bir şey değildir.” (en-Necm 53/3-4)

Kudsî Hadis: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in “Allah (c.c) şöyle buyurdu” diye Allah Teâlâ’ya izafe ederek naklettiği sözlerdir.

Vahy-i Metlüv dediğimiz Kur’ân-ı Kerîm vahyi ile Kudsî hadis arasında şu farklar vardır:

– Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın nazmı ve mânasıyla birlikte Rasûlü’ne vahyettiği, Araplara meydan okuduğu, Arapların onun en küçük bir sûresine bile benzer bir söz getiremedikleri Allah kelamıdır. Kur’ân’ın bu meydan okuması devam etmektedir ve Kur’ân kıyamete kadar mucize olarak kalacaktır. Hadis-i kudsîde böyle bir meydan okuma ve iʻcâz söz konusu değildir. Onun mânası Allah’tan, lafzı Peygamber Efendimiz’dendir.

– Kur’ân-ı Kerîm’in bütün âyetleri tevâtür yoluyla günümüze kadar nakledilmiştir. Hadis-i kudsîlerin pek çoğu âhâd haberlerdir.

– Kur’ân-ı Kerîm’in tilavetiyle ibadet edilir. Hadis-i kudsî için böyle bir şey mevzubahis değildir.[19]

Bu îzahlardan, Allah Rasûlü’nün günlük sözleri dışındaki hadislerinin ve sünnetlerinin vahiy kaynaklı olduğu anlaşılır. Onun dâimâ ilâhî murâkabe ve koruma altında olduğu görülür. Allah Teâlâ onu aslâ kendi hâline bırakmamıştır. Bu sebeple de kendine olduğu gibi Rasûlü’ne de itaat ve ittibâyı emretmiştir.[20]

2. Kur’ân’ın Allah Kelâmı Olduğunu Gösteren Deliller

Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın vahyettiği kelâmıdır. Ne Cebrail (a.s)’ın ne de Rasûlullah (s.a.v) Efendimizʼin ona hiçbir müdâhalesi olmamıştır. Bunu pek çok yönden ispat etmek mümkündür. Hulâsaten şu delilleri zikredebiliriz:

2.1. Efendimiz’in Vahyi Ezberleme Gayreti

Vahyin başlangıcında Rasûlullah (s.a.v), nâzil olan âyetleri unutmamak için acele acele tekrarlar, dudaklarını kıpırdatırdı. Eğer Kur’ân, onun kendinden kaynaklanan bir söz olsaydı, böyle bir harekete ihtiyaç hissetmezdi. Allah Teâlâ şu âyetlerle, Rasûl’ünü bu davranıştan men etmiş ve vahyi kendisinin koruyup beyan edeceğini vaad etmiştir:

“Vahyi tam alma endişesiyle dilini kıpırdatma! Onu zihinde toplayıp okumanı sağlamak bize âittir. O hâlde, onu okuduğumuz zaman okunuşunu takip et. Sonra onu beyân etmek de elbette bize âittir.” (el-Kıyâme 75/16-19)

İbn-i Abbâs (r.a) bu âyetlerin nüzulüyle ilgili olarak şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v) nâzil olan âyet-i kerimeleri derhal ezberlemek için kendini meşakkate sokar ve bundan dolayı çok kereler mübarek dudaklarını kımıldatırlardı.” Bunu söylerken İbn-i Abbas (r.a):

“‒İşte bak Rasûlullah (s.a.v) dudaklarını nasıl kımıldattıysa ben de sana öylece kımıldatıyorum” buyurdu ve devam etti:

“Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri ona Kıyâme sûresinin 16-19. âyet-i kerimelerini inzâl buyurdu. Bunlardan «Onu zihinde toplayıp okumanı sağlamak bize âittir» âyeti «Kur’ân’ı senin sadrında toplamamız, ezberletmemiz ve sonra da senin onu okuyabilmen bize âittir» demektir. «O hâlde, onu okuduğumuz zaman okunuşunu takip et» âyeti «Kur’ân’ı Cibril’in diliyle sana okuduğumuzda onu dinle ve sükût ederek ona kulak ver!» demektir. «Sonra onu beyân etmek de elbette bize âittir» âyeti de «senin lisânınla onu açıklamak da bize aittir» demektir. İşte bundan sonra Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ne zaman Cibril (a.s) gelirse sükût buyurup onu dinler, Cibril (a.s) gidince getirmiş olduğu âyet-i kerimeleri o nasıl tilâvet etmişse Nebiyy-i Muhterem (s.a.v) de öylece tilâvet ederlerdi.”[21]

Vahiy gelirken Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in aceleyle onu okumaya çalışması, vahye olan muhabbeti[22], vahyin lisânına verdiği halâvet[23] ve en mühimi de vazifesine verdiği ehemmiyet ve gösterdiği titizlik sebebiyle idi. O, gelen vahyin bir harfini bile kaçırmayayım ve unutmayayım diye hemen âyetleri ezberlemeye çalışıyordu. Cenâb-ı Hak ona bu hususta endişe ve telâş göstermemesini emrederek vahyi tam olarak kendisine ezberleteceğini vaad etti.[24]

Bu konuyla ilgili diğer bir âyet de şudur:

“Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’ân’ı okumada aceleci davranma ve «Rabbim! İlmimi arttır» de!” (Tâ-hâ 20/114)

Yani, Cibrîl (a.s) vahyi bitirmeden unutma korkusuyla onu okumaya başlama! Gelen mücmel âyetlerin mânâlarını biz sana açıklamadan onları ashâbına okuma ve yazdırma! Kur’ân’la hüküm vereceğin zaman, biz sana meseleyi beyân edinceye kadar o konuda acele etme![25] “Rabbim, bana daha fazla âyet ve sûre indir, Kur’ân’a dâir ilmimi ve anlayışımı artır, senin kitabına dair daha çok şey öğrenmeyi ve onun mânâlarını daha iyi anlamayı bana nasîb eyle, ezber kuvvetimi artır” diye dua et.[26]

Bu âyette Kur’ân’ı nasıl dinleyip öğrenmek ve ezberlemek gerektiğine dâir güzel bir edep ve metot öğretiliyor. Onu önce dikkatlice dinlemek, sonra da güzelce okuyup ezberlemeye çalışmak gerekiyor. Böyle güzel bir inceliği bize öğrettiği için de Allah’ın huzûrunda boyun eğip O’na şükretmek ve “daha bilmediğimiz nice incelikleri bize öğret” diye dua etmek gerekiyor.[27]

Yine Rabbimiz, diğer bir âyette Peygamber Efendimiz’e, “Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın” diye vaadde bulunmuştur.[28]

Bu âyetler Kur’ân’ın, Peygamber Efendimiz’e âit sözler olmayıp ilâhî bir kaynaktan geldiğini ve ona öğretildiğini gösteren apaçık delillerdir.

2.2. Bazen Vahyin Gecikmesi

Risaletin ilk günlerinde meydana gelen “Fetret-i Vahiy” esnâsında ve daha sonra yaşanan muhtelif hâdiselerde Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) vahyin nüzûlünü çok arzu etmişlerdi. Ancak Cebrâîl (a.s) onun istediği zaman değil, Allah Teâlâ ne zaman emrettiyse o zaman vahyi getirdi. Zira o, gökteki “Emîn”dir. Allah Teâlâ onu kerîm (değerli), çok kuvvetli, üstün vasıflarla müzeyyen, Arş’ın sahibi yanında itibarlı, göklerde kendisine itaat edilen ve güvenilir diye methetmiştir.[29] Semâlardaki Emîn, vahyi en güzel şekilde getirip yerdeki Emîn’e veriyordu. O da bu vahiyleri tam olarak insanlara ulaştırıyordu. Hatta kendisini azarlayan vahiyleri bile aynen tebliğ ediyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak onun bu emânet vasfını “O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez”[30] âyetiyle tasdik ve tescil etmiştir. Bu durum Kur’ân’ın senedinin ve bize geliş yolunun ne kadar sağlam ve güvenilir olduğunu göstermektedir.

Bir defasında Rasûlullah (s.a.v), Hz. Cibrîl’e:

“–Niçin yanıma daha fazla gelmiyorsun?” diye sormuşlardı. Bunun üzerine:

“Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na âittir. Rabbin, unutmaktan münezzehtir”[31] âyeti nâzil oldu.[32]

Şimdi konuyla ilgili birkaç misal zikredelim: Kureyş müşrikleri, Nadr bin Hâris ve Ukbe bin Ebî Muayt’ı Medîne’deki yahudî hahamlarına göndermişlerdi. Yanlarındaki kitapta Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz hakkında bir bilgi olup olmadığını soruyorlardı. Ehl-i kitap oldukları için onları kendilerinden daha bilgili ve kültürlü görüyor ve sözlerine itimat ediyorlardı. Yahudî hahamları onlara şu aklı verdiler:

“–Şimdi size söyleyeceğimiz üç şeyi ona sorun! Eğer onları bilirse, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bilemezse, bir sahtekârdır ve söyledikleri şeyleri kendi kendine uyduruyordur. Bu durumda ona istediğinizi yapabilirsiniz. İlk olarak ona çok eski zamanlarda yaşamış olan gençleri (Ashâb-ı Kehf’i) sorun! Onların gerçekten garip, şaşırtıcı haberleri vardır. Sonra, çok dolaşan ve yeryüzünün doğularına, batılarına kadar giderek oraları fetheden zâtı (Zülkarneyn’i) sorun? Bir de rûhu sorun?..”

Kureyşliler Allah Rasûlü’ne gelerek bunları sordular. Rasûlullah (s.a.v) de “inşâallah” demeyi unutarak:

“–Sorduklarınızın cevâbını size yarın vereceğim” buyurdular. Bunun üzerine Kureyşliler yanından ayrıldılar. Allah Rasûlü (s.a.v) on beş gün (bir rivâyete göre kırk gün) beklediler. Fakat bu zaman zarfında Allah Teâlâ kendisine bu konularla ilgili ne bir vahiy indirdi ne de Cebrâîl (a.s)’ı gönderdi. Nihâyet Mekkeliler:

“–Muhammed bize yarın cevap vereceğim diye vaadde bulundu. Bugün on beş gün oldu hâlâ sorduklarımızdan hiçbiri hakkında bize bilgi vermedi” demeye başladılar. Vahyin gelmemesi elbette Allah Rasûlü’nü çok üzüyor, Mekkelilerin bu konuşmaları onu bir hayli incitiyordu. Sonunda Cebrâîl (a.s) geldi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Ey Cibrîl, o kadar geciktin ki senin hakkında (artık gelmeyeceksin diye) sû-i zanda bulundum ve aynı zamanda seni özledim!” buyurdular. Cebrâîl (a.s):

“–Ben seni daha çok özledim, fakat ben vazifeli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem!” dedi. Cebrâîl (a.s), Allah Teâlâ’dan Kehf Sûresi’ni getirmişti. Bu sûrede inkârcıların sorduğu Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn (a.s)’ın haberleri vardı. O esnâda bir de:

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir ve size ancak az bir ilim verilmiştir”[33] âyeti nâzil oldu.[34]

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Medine’ye ilk teşriflerinde on altı veya on yedi ay Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kıldılar. Hâlbuki kıblenin Beytü’l-Harâm’a doğru olmasını arzu ediyorlardı.[35] Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), bu arzusunu ifâde etmek için uzun zamandır yüzünü semâya çevirip duruyor, ilâhî emri bekliyorlardı. Çünkü Kâbe, İbrahim (a.s)’ın kıblesiydi ve ona yönelmek Arapları îmâna daha fazla teşvik ederdi. Üstelik Araplar Kâbe ile iftihar ediyor, onu ziyaret ederek tavâf ediyorlardı. Bir de, Kâbe’ye dönmek sûretiyle, yahudîlere benzemekten ve onların muhtelif ithamlarından kurtulacaklardı.[36] Ancak kıble, on altı ya da on yedi ay gibi uzun bir süre bekledikten sonra, pek çok hikmete mebnî Kâbe istikâmetine çevrildi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin!” (el-Bakara 2/144)[37]

Benî Mustalık Gazvesi’nden dönerken münâfıklar Hz. Âişe Vâlidemiz’e nâmus iftirâsı attılar (İfk Hâdisesi). Daha sonra da bunu insanlar arasında yaymaya başladılar. Rasûlullah (s.a.v) hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zira âilesine, iffet ve nâmusuna iftirâ atılmıştı. Bu durum insanların zihnine şüphe sokacak ve onun tebliğ vazifesini yerine getirmesini güçleştirecekti. Allah Rasûlü (s.a.v) işin hakikatini bilmiyor, ne olduğunu öğrenmek için vahiy bekliyordu. Âilesiyle ilgili olarak, “Ben onun hakkında iyilikten başka bir duruma şâhid değilim!” buyuruyor ve bekliyordu. İşi tedkik ve tahkik ettikten ve ashâbıyla gerekli istişâreleri yaptıktan sonra, en nihâyet Hz. Âişe’ye:

“Bak Âişe! Senin hakkında şöyle şöyle bir söz işittim. Şayet mâsum isen Allah seni temize çıkaracaktır. Yok, eğer günâha teşebbüs ettiysen, Allah’tan af dile!” buyurdular. Bu, gaybı bilmeyen bir beşerin ifâdesidir. İşin hakikatini ancak Allah Teâlâ bildirdiğinde öğrenecektir. Tam bir ay böylesine zor günler geçirdiler. Nihâyetinde Nûr Sûresi’nin âyetleri nâzil oldu. Hz. Âişe vâlidemizin mâsumiyeti âyet-i kerimelerle haber verildi.[38] Rasûlullah (s.a.v), vahye müdâhalede bulunabilseydi en fazla bugünlerde ihtiyacı vardı. Ancak vahiy tamamen Allah’a âittir. O istediği zaman istediği şeyi vahyeder. Allah’ın rasûl olarak seçtiği insanların hangi şartlar altında olursa olsun Allah adına bir söz uydurmalarına imkân yoktur. Bu, aklen herkesin kavrayabileceği bir durum olmakla birlikte Cenâb-ı Hak insanların zihnindeki şüpheleri tamamen izâle etmek için bunu bir de Kur’ân’da haber vermiştir:

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (el-Hâkka 69/44-47)

Demek ki Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün sıkıntı, meşakkat ve iptilâlara rağmen tebliğ vazifesinde herhangi bir kusur göstermemiş, Allah’ın râzı olacağı şekilde vazifesini îfâ etmiştir. Diğer peygamberler de aynı şekilde sıdk ve emânetle vazifelerini îfâ etmişlerdir. Hayatlarında kitaplarına herhangi bir beşerî müdâhale olmamıştır. Önceki kitaplar hep peygamberlerin vefatından sonra tahrîf edilmiştir. İnananlar ve âlimler kitaplarına hakkıyla sahip çıkamamışlardır.

2.3. Zaman Zaman İtâb Âyetlerinin İnmesi

Rasûlullah (s.a.v) kendi içtihadına bırakılan meselelerde bazen ilâhî hükme uymayan hükümler verdiğinde veya kendisinden bir zelle zuhur ettiğinde derhal uyarılıyor ve düzeltiliyordu. Hatta zaman zaman azarlandığı bile oluyordu. Bugün Kur’ân-ı Kerîm’de bunun birkaç misalini hâlâ okumaktayız.

Meselâ Rasûlullah (s.a.v) bir gün Kureyş’in bazı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatıyorlardı. Daha önce müslüman olan âmâ sahâbî Abdullah b. Ümmi Mektûm (r.a) yanına gelerek kendisini irşâd etmesini istedi. Fakat o esnada meşgul olduğu muhâtaplarını gücendirmek istemeyen Allah Rasûlü (s.a.v), onunla ilgilenemedi. Çünkü önde gelenlerden birinin müslüman olması kapıları açacak, ardından pek çok insanın iman etmesine sebep olabilecekti. İbn-i Ümmi Mektûm’un talebini ısrarla tekrarından dolayı da ona karşı yüzünü biraz ekşitti. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Suratını astı, yüzünü çevirdi. Çünkü ona gözü görmeyen biri gelmişti. Sen nereden bileceksin, belki o arınacaktı. Yahut o öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti. Sen ise kendini her şeyden müstağnî görenle ilgileniyorsun. Onun arınmamasından sen sorumlu değilsin! Ama gönlünde Allah korkusu taşıyarak koşup sana gelenle ilgilenmiyorsun!”[39] (Abese 80/1-10)[40]

Rasûlullah (s.a.v), amcası Ebû Tâlib için Allah’tan mağfiret dilemek isteyince:

(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara!”[41] âyeti nâzil oldu.[42]

Münâfıkların reîsi Abdullah bin Übey bin Selûl’ün, Abdullah isminde sâlih ve sâdık bir oğlu vardı. Babası vefat edince Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelip cenâze namazını kıldırması için ısrâr etti. Allah Rasûlü (s.a.v) de münafıkların kalplerini yumuşatıp hakikî imana gelmelerine vesile olmak gibi bir takım mülâhazalarla bu isteği kabul ettiler. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Onlardan ölmüş olan hiçbirine aslâ namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” (et-Tevbe 9/84)[43]

Allah Rasûlü (s.a.v), keyfî ve basit bahanelerle Tebük Seferi’ne iştirâk etmeyen seksen kişinin mâzeretlerini kabûl edip onlara izin vermişlerdi. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?!” (et-Tevbe 9/43)[44]

Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sözü olsaydı, o, kendisi hakkında bu kadar şiddetli ve acı ifâdeler kullanmazdı. Bu tür konularda hiç değilse sükût ederek kusûrunu örtmek isterdi.

Konuyla ilgili bir misal de şu hâdisedir: Rasûlullah (s.a.v) Zeyd b. Hârise’yi (ö. 8/629) küçük yaşta köle olarak tanımış, onu azat ederek evlatlık edinmişti. Zeyd büyüdüğünde Rasûlullah Efendimiz onu halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş ile evlendirdi. Aralarında uyum olmadı. Bir sene kadar evli kaldılar. İyice bunalan Zeyd (r.a) nihayetinde Peygamber Efendimiz’e şikâyete geldi ve boşanmak istediğini söyledi. Rasûlullah (s.a.v) ona “Allah’tan kork ve zevcene sahip çık!” buyurdular. Hâlbuki Cenâb-ı Hak onların boşanacağını ve Zeyneb’in kendisiyle evleneceğini Rasûlullah’a bildirmişti. Ancak o, toplumda yaygın olan çok kuvvetli bir âdet sebebiyle insanların kendisini ayıplamasından ve bu evliliği aleyhine delil olarak kullanmasından korkuyor ve bu haberi kimseye söyleyemiyordu. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Bir zaman, Allah’ın kendisine lutufta bulunduğu, senin de lutufkâr davrandığın kişiye, «Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork» demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onu boşayınca, mü’minlere evlâtlıklarının boşadığı eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir.” (el-Ahzâb 33/37)

Allah Teâlâ, insanların evlatlık edindikleri kimseleri kendi öz evlatları gibi görmelerinin yanlış olduğunu kuvvetli bir şekilde vurgulamak için Peygamber Efendimiz’e Hz. Zeyneb’le evlenmesini emretti. Müşrikler ve Münafıklar, “bize yasakladığı hâlde kendisi oğlunun boşadığı hanımla evlendi” diye dedikoduya başladılar. Bunun üzerine şu âyet-i kerimeler indi:

“…Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı…” (en-Nisâ 4/23)

“…Allah evlâtlıklarınızı gerçek oğullarınız yapmamıştır…” (el-Ahzâb 33/4)

“…Mü’minlere evlâtlıklarının boşadığı eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik…” (Ahzâb 33/37)

“Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur.” (el-Ahzâb, 33/40)[45]

Allah daima hakkı söyler ve O’nun hükmü mutlaka yerine gelir. Zeyd (r.a), Allah Rasûlü’nün oğlu değil, din kardeşi idi. Her insanı babasına nispet etmek Allah katında daha doğru ve gerçekçidir. Bu sebeple o gün topluma iyice yerleşmiş olan bu yanlış anlayış ve âdet, bu evlilikle ortadan kaldırılmış oldu. O güne kadar Zeyd b. Muhammed diye çağrılan Zeyd’e, bu âyetlerin inmesinden sonra tekrar Zeyd b. Hârise diye hitap edilmeye başlandı.[46]

Hz. Âişe (r.a) şöyle demiştir:

“Şayet Muhammed (a.s), kendisine gelen vahiyden herhangi bir şey gizlemiş olsaydı «…Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyor, insanlardan korkuyordun. Hâlbuki en çok Allah’tan korkman gerekirdi…»[47] âyetini gizlerdi.”[48]

Yine Hz. Âişe (r.a) şöyle demiştir:

“Kim Rasûlullah (s.a.v)’in Allah’ın kitâbından bir şeyi gizlediği zannına kapılırsa Allah’a çok büyük bir iftirâ atmış olur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun…” (el-Mâide 5/67)[49]

Naklettiğimiz misallerde de görüldüğü üzere vahiy tamamen Allah’ın irâdesiyle gelmiştir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in çok istediği bazı zamanlarda gelmediği gibi bazen de onun tercihinin hatalı olduğunu bildirmiş ve kendisini îkâz etmiştir. Bütün bunlara rağmen Allah Rasûlü (s.a.v) kendisine inen vahyi, bir tek harfini bile gizlemeden tam olarak tebliğ etmiştir. İnsanlar ise kendi yazdıkları kitaplarda aleyhlerine olan herhangi bir şeyi yazmaz, kendilerini tenkid edip azarlamazlar.

Bu nevi âyetler aynı zamanda Rasûlullah (s.a.v)’in her zaman Allah Teâlâ’nın gözetiminde olduğunu göstermektedir. Öyle anlaşılıyor ki, onun fiil ve sözleri bir tarafa, kalbindeki duyguları bile vahiyle tashih edilmiştir.

2.4. Bazen Vahyin Kapalı Gelmesi

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelen vahiy bazen kapalı olurdu. Ashâb-ı kiram âyeti nasıl yaşayacaklarını sorarlar ancak Efendimiz (s.a.v), Allah’tan herhangi bir bilgi gelmeden kendiliğinden herhangi bir îzahta bulunamazdı. Meselâ;

“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla hesâba çeker…”[50] âyet-i kerimesi nâzil olmuştu. Bu âyet ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in huzuruna varıp diz çökerek:

“–Ey Allah’ın rasûlü, biz şimdiye kadar gücümüzün yettiği amellerle; namaz, oruç, cihâd, sadaka ile mükellef kılınmıştık. Şimdi ise size bu âyet nâzil oldu ki bizim ona gücümüz yetmez. Biz içimizden geçirdiklerimiz sebebiyle de cezâlandırılırsak mahvolduk!” dediler. Rasûlullah (s.a.v):

“–Siz de sizden önceki yahudî ve hristiyanlar gibi; «İşittik fakat isyan ettik» mi demek istiyorsunuz? Siz onların aksine; «İşittik ve itaat ettik. Bizi bağışla, dönüş sanadır» deyin!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm bu sözü tekrar etmeye başladılar ve dilleri böyle söylemeye alıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ kalplerindeki îmânı kuvvetlendirdi. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu:

“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. «Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler. Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâheze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kâfirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara 2/285-286)[51]

Böylece ashâb-ı kiram, ellerinde olmadan kalplerine gelen havâtırdan mes’ûl olmadıklarını anladılar.[52]

2.5. Kur’ân’ın Hitap Şekli

Kur’ân’ın kendine mahsus bir üslûbu ve hitap tarzı vardır. Onun hitap tarzı incelendiğinde beşer sözü olmadığı veya insanın içinden doğan şuuraltı bir his olmadığı derhal anlaşılır. Âyetleri okuyan bir insan onlarda konuşan zâtın kesinlikle bir insan olmadığını hemen farkeder. Söz, sahibinin renginde zuhûr eder ve yüce bir Yaratan’a âit olduğunu gösterir.

Kur’ân’da kullarına hitâb eden zât dâimî sûrette Allah Teâlâ’dır. Yüce Rabbimiz emreden, yasaklayan, rasûlüne ne söyleyeceğini öğreten, seven, gazap eden, râzı olan veya olmayan zât olarak sözü dâimâ elinde tutmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyeti emirle başlayıp yüzlerce defa قُلْ: Ey Nebî, onlara söyle”, قُولُوا: Ey insanlar, söyleyiniz” diye hitap edilmiştir. Bunun yanında insanlara sayılamayacak kadar emir verilmiş, bazı şeyleri yapmaları, bazılarını da yapmamaları söylenmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, vahyin başından itibaren kullarına yaratılmış olduklarını hatırlatacak şekilde âmir bir üslupla konuşmuş, her şeyin yaratıcısının kendisi olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu gösteren hitap tarzının bir yönü de, bütün âyetlerde Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine ya açıktan ya bir zamirle veya gizli bir işaretle mutlaka yer verilmesidir. Kur’ân’da Allah’ın kemâl sıfatları, azamet ve celâli açık bir üslupla ve hiçbir beşerin kitabında olmayacak kadar çok zikredilir. Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona Allah’ın esmâ-i hüsnâsı, kemâl sıfatları, ulûhiyeti, rubûbiyeti, hâlıkiyeti, rahmâniyeti ve kudsiyeti gibi mevzuların en yüksek anlatımı ile doludur. Onda “Allah” lafzı dünyadaki hiçbir kitapta olamayacak şekilde çoktur. Hangi sahifesine, hatta hangi satırına bakılsa orada muhakkak Allah’ın bir takım isim veya sıfatları bulunur. Kur’ân-ı Kerîm, dinî ve dünyevî muâmelâtla alâkalı hükümler, şahsî, âilevî ve ictimaî hayata dâir esaslardan hangisini işlerse işlesin, muhakkak bir vesîleyle Allah’ın isim veya sıfatlarından pek çoğunu orada zikreder.

Her şeyi elinde tutan Allah Teâlâ’nın azameti, Kur’ân’ın başından sonuna kadar her yerinde kuvvetli bir şekilde dâimâ hissedilir. Bu da, boş bir kuruntu, gurur ve kibirden kaynaklanan bir bencillik değil, hakîkaten öyle olduğu için gerçeklerin açıklanmasından kaynaklanan ve kendinden emîn, katʻî ifâdelerin verdiği bir havadır.[53] Bu azameti beşer kelâmında bulmak mümkün değildir.

Diğer mühim bir husus da Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbunun, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hadîs-i şerîflerdeki üslûbundan çok farklı olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in sözü olsaydı, her yönüyle onun hadislerine benzemesi gerekirdi. Bir insanda ise böylesine farklı iki üslûp hiç görülmemiştir.

3. Kur’ân’ın Kısım Kısım İnmesindeki Hikmetler

Kur’ân-ı Kerîm, toptan bir defada değil, yirmi üç yıl boyunca kısım kısım indirilmiştir. Bunun bir kısım hikmetleri âyet-i kerimelerde şöyle beyan edilir:

“Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye (sûreler ve âyetlere) ayrılmış Kur’ân yapık, peyderpey indirdik.” (el-İsrâ 17/106)

“İnkârcılar, «Kur’ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!» diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik. Onlar ne zaman bir talep ileri sürseler biz sana mutlaka kesin gerçeği ve en güzel açıklamayı bildiririz.” (el-Furkân 25/32-33)

Kur’ân-ı Kerîm’in bir bütün hâlinde değil de kısım kısım indirilmesi ve ağır ağır okunmasının âyetlerde zikredilen hikmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

Rasûlullah (s.a.v) ve mü’minlerin kalplerine sebât vermek, onları desteklemek, cesaretlendirmek ve heyecanlarını artırmak. Allah Rasûlü (s.a.v) ve mü’minler müşriklerin inkâr, alay ve eziyetleri karşısında üzülüyor, zaman zaman ümitsizliğe kapılıyor ve Rabbimizin tesellisine ihtiyaç duyuyorlardı. Tebliğ faaliyetleri uzun bir zamana yayıldığı için vahiyle gelen tesellî ve takviye de bu zaman zarfında yenilenerek devam etmeliydi. Cibrâil (a.s) gibi kuvvetli bir dostun sık sık gelerek bilgi ve tâlimâtlar vermesi, Rasûlullah (s.a.v) ve mü’minler için muazzam bir güç ve ümit kaynağı oluyordu.

– Bazen Allah Rasûlü’ne önceki peygamberlerin kıssaları nakledilerek onların da aynı şeyleri yaşadıkları hatırlatılıyordu. Bu kıssaların içinde hem tesellî, hem ibret, hem de mücâdele usulleri yer alıyordu. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. Bunlarda sana gerçeğin bilgisi, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor.” (Hûd 11/120)

– Cenâb-ı Hak bazen sabır tavsiye ediyordu: “Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma. Çünkü Allah takvâ ile hareket edip ihsân sahibi olanların yanındadır.” (en-Nahl 15/127-128)

– Bazı âyetlerde teminât yer alıyordu: “Rasûlüm! Rabbinin hükmü yerine gelene kadar sabret. Çünkü sen bizim himâyemizde, gözetimimiz altındasın. Her kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et!” (et-Tûr 52/48)

 “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen âyetleri tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan O’nun elçilik vazifesini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola erdirmez.” (el-Mâide 5/67)

Kur’ân-ı Kerîm’in kısım kısım indirilmesinin bir sebebi de Allah Rasûlü’nün ve mü’minlerin inen âyetleri okuyup ezberlemelerini ve anlamalarını kolaylaştırmaktı. Eğer Kur’ân-ı Kerîm bir defada inseydi onu ezberleyip anlamak oldukça zor olurdu. Zira o günlerde okuma yazma nispeti oldukça düşük olduğu gibi okuma ve yazma malzemesi de gayet azdı. Kur’ân’ın kısım kısım indirilmesiyle mühim konular farklı şekillerde tekrar tekrar anlatılarak net bir şekilde anlaşılması sağlanıyor, yazıyla kaydedilmesi de kolaylaşıyordu. Bu konuda diğer bir sebep, ilâhî hükümleri insanlara peyderpey tebliğ etmek, bunları mü’minlerle birlikte tedrîcî olarak tatbik etmekti. Zira insanın terbiye edilmesi zaman ister. Onların kalplerinde îmânı kökleştirerek ibadet ve muâmelâta dair ilâhî emirleri yapmaya iknâ etmek, kademe kademe gerçekleştirilecek bir eğitimi gerektirir. Kur’ân’ın nüzulünün 23 seneye yayılması insanların bu dönüşümünü gerçekleştirmiştir. Hz. Âişe vâlidemiz bu konuda şöyle demiştir:

“İlk nâzil olan sûre mufassal sûrelerden[54] biri idi. Bunda cennet ve cehennemden bahsediliyordu. Helâl ve harâma dâir hükümler ise ancak insanlar İslâm’a tam olarak ısındıktan sonra nâzil olmaya başladı. Eğer ilk defâ “İçki içmeyin!” emri inseydi insanlar:

“–Biz içkiyi kesinlikle bırakmayız!” derlerdi. Yine ilk olarak “Zinâ etmeyin!” emri gelseydi insanlar aynı şekilde:

“– Biz zinâyı aslâ bırakmayız!” derlerdi. Ben Mekke’de oyun oynayan bir çocukken Muhammed (a.s)’a, “Hayır, onlara va’dedilen (asıl azab) vakti, kıyâmettir. İşte o an, cidden çok dehşetli ve çok acıdır”[55] (gibi îmân ve kıyâmetle alâkalı) âyetler nâzil olmuştu. (Muâmelâtla alâkalı hükümler ihtivâ eden) Bakara ve Nisâ sûreleri ise ancak ben onun yanında iken (Medîne’de) inmiştir.”[56]

Toplumda iyice kökleşmiş olan içki, kumar, faiz gibi bir kısım haramların ortadan kaldırılması; oruç, zekât ve hac gibi nefislere zor gelen ibadetlerin yerleştirilmesi hep bu usulle yani tedricen olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm hitap ettiği fertleri ve toplumu çok yakından takip etmiş, meydana gelen tüm değişim ve gelişimi derin bir nazarla izlemiş, ortaya çıkan yeni hadiselerde mü’minlerin ihtiyaçlarını görüp müşkillerini halletmiş, onlara en güzel şekilde rehberlik etmiştir. Meselâ içkinin haram kılınması dört merhalede olmuştur. Birinci merhalede:

“Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının meyvelerinden hem sarhoşluk veren bir içki hem de güzel bir rızık elde ediyorsunuz. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için kesin bir delil vardır”[57] âyeti inmişti. İçkinin güzel bir şey olmadığını anlayan bir kısım sahâbîler onu bırakmakla birlikte henüz haram kılınmadığı için içmeye devam edenler de olmuştu.

İkinci merhalede Hz. Ömer, Muâz b. Cebel ve sahâbeden bir grup Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelerek: “Ya Rasûlallah bize içki hakkında fetvâ ver. Çünkü o aklı gidermektedir” dediler. Bunun üzerine:

“Rasûlüm! Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. Şöyle de: «Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım faydalar da vardır; fakat günah ve zararları faydalarından daha büyüktür”[58] âyeti indi. Bu âyetin inişinden sonra bir takım müslümanlar içki içmeye devam edip: “Biz faydasını alır kötülüğünü terk ederiz” dediler. Bir kısmı ise içki içmeyi terk edip: “İçinde pek büyük bir günah olan bir şeye bizim ihtiyacımız yok” dediler.

Üçüncü merhalede Abdurrahmân b. Avf (r.a), içki içenlerden bazılarını evine dâvet etmişti. Yemekte içki içtiler ve sarhoş oldular. Namaz vakti olunca namaza durdular. İmam “Kâfirûn” sûresini okumaya başladı. Şöyle diyordu: “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiğinize ibâdet ederim.” Sûrenin sonuna kadar “ibâdet etmem” ifâdelerini hep “ibâdet ederim” şeklinde okudu. Bunun üzerine:

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilecek derecede ayıkıncaya kadar namaza yaklaşmayın”[59] âyeti nâzil oldu.[60] Bu âyetin nüzûlünden sonra içki içenler epey azaldı. İçkiyi terkedenler: “Bizi namazdan alıkoyan bir şeyde hayır yoktur” dediler. Bazı kimseler ise namaz vakti dışında olmak üzere içki içmeye devam ettiler. Meselâ yatsı namazından sonra içiyor, sabahleyin sarhoşluğu gitmiş oluyordu. Veya sabah namazından sonra içiyor ve öğle vakti gelinceye kadar ayılıyordu.

Dördüncü merhalede İtbân b. Mâlik bir ziyâfet tertip edip müslümanlardan bazılarını dâvet etmişti. Dâvet edilenlerin içinde Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a) da vardı. İtbân misafirleri için deve kellesi kızartmıştı. Ondan doyuncaya kadar yediler ve sarhoş oluncaya kadar da içki içtiler. Sonra nesepleriyle övünmeye ve bu konuda şiirler söylemeye başladılar. Bu sırada Sa‘d, Ensâr’ı hicveden, kötüleyen bir şiir söyleyip kavmiyle övününce bir adam, devenin çene kemiğini alarak Sa‘d’ın başına vurup yardı. Sa‘d, Rasûlullah (s.a.v)’e gelerek Ensârîyi şikâyet etti. Bunun üzerine içkiyi kesin olarak yasaklayan şu âyetler indi:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, tapınmak ve putlara kurban kesmek için dikilen taşlar, fal ve şans okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Hiç şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla sizin aranıza ancak düşmanlık ve kin bırakmak, sizi Allah’ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?” (el-Mâide 5/90-91)[61]

Kur’ân’ın kısım kısım indirilmesinin bir sebebi de inkârcıların devamlı ortaya attığı asılsız iddiaları, kafa karıştırıcı soruları, şüphe uyandırıcı misalleri zamanında cevaplandırmak, gerekli izahı anında yapmaktı. Böylece Allah Rasûlü’ne yöneltilen soru, itiraz ve iddialar tekrar tekrar ele alınıp muhtelif şekillerde cevaplandırılarak zihinlerde herhangi bir soru işareti bırakılmıyordu. Gelen vahiyler kolayca yazılıp ezberlenerek en sağlam şekilde korunabilmiştir.

Böylece İslâm 23 senede tefsir edilerek hayata geçirilmiş ve topluma muazzam bir İslâm kültürü yerleşmiştir. Bunları düşündüğümüzde İslâm kültürünün basit bir kültür olmadığını anlarız. Dolayısıyla onu en güzel şekilde anlayıp hazmedebilmek için yüzeysel çalışmalar yeterli değildir. Ciddî bir şekilde ve uzun müddet çalışmak, kaynakların derinliğine inmek gerekir. Kısa ve yüzeysel araştırmalarla İslâm hakkında fikir yürütmeye kalkanlar hep hata eder ve yanlıştan yanlışa sürüklenirler.

4. Kur’ân-ı Kerîm İlâhî Koruma Altındadır

Kur’ân-ı Kerîm cinlerin ve insanların tahrifinden korunmuş yegâne ilâhî kitaptır. Onun membaının tamamen ilâhî olduğu ve onda hiçbir beşer izi bulunmadığı âyet-i kerîmelerde şöyle ifade edilir:

“Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar şüpheye düşerlerdi.” (el-Ankebût 29/48)

“O Allah ki, ümmîlere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyacak, onları her türlü günah kirlerinden temizleyip arındıracak, onlara kitâbı ve hikmeti öğretecek bir peygamber göndermiştir. Oysa onlar, daha önce apaçık bir şaşkınlık ve sapıklık içindeydiler.” (el-Cuma 62/2)

Cenâb-ı Hak önceki kitapları korumayı taahhüd etmemiş, onları koruma vazifesini o ümmetin âlimlerine ve zâhidlerine bırakmıştı.[62] Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla vazifelendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu halde siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (el-Mâide 5/44)

Bu âyet-i kerimeden, kendisini Allah’a vermiş olan rabbânîler ve âlimlerin, kitabullahın muhafazasına memur, onun üzerine gözcü ve murâkıb tayin edildiğini anlıyoruz. Ancak onlar bu vazifede kusur göstermişler ve ilâhî kitapları tahrif edilmiştir. Son ilâhî kitap ise kıyamete kadar bâkî kalacağı için Allah Teâlâ onun muhafazasını kullarına bırakmamış, bizzat kendi üzerine almıştır.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’i nâzil olmadan önce, inzâl buyururken ve indikten sonra dâima muhafaza etmiştir. Değerli, tertemiz, emîn ve kuvvetli meleklerine yazdırmış, yine aynı vasıflara sahip olan Cebrail (a.s) vâsıtasıyla Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e indirmiştir. Nâzil olmadan evvel Kur’ân, “şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerde”[63] idi. Levh-i Mahfûz’da, lâyık olmayan her türlü şeyden korunuyordu.[64] Oradan yeryüzüne inerken nasıl korunduğunu da şu âyetlerde görüyoruz:

“Biz onu (Kur’ân’ı) hak olarak indirdik ve o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (el-İsrâ 17/105)

“Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk. Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar.” (es-Sâffât 37/6-10)

“Hakikaten biz (cinler), göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Hâlbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor.” (el-Cin 72/8-9)

“Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka. Allah, bu elçilerin her türlü durumlarını ilmiyle kuşattığı ve her şeyin sayısını belirlediği halde, Rablerinin mesajlarını tebliğ ettiklerini ortaya çıkarmak için onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir.” (el-Cin 72/26-28. Bkz. el-Mülk 67/5)

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’i inişi esnasında cin ve şeytan saldırılarından, indikten sonra azılı müşriklerin tahrifinden koruduğu gibi, kıyâmete kadar da bu korumasına devam edeceğini müjdelemiştir:

“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (el-Hıcr 15/9)

“…Onun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın.” (el-Kehf 18/27)

“Kur’ân kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o çok değerli ve sağlam bir kitaptır. Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir.” (Fussılet 41/41-42)

Allah Teâlâ, Kitâb-ı Kerîm’ini mucizevî bir kelâm kılmak sûretiyle de muhafaza altına almıştır. Böylece insanlar ve cinler onda herhangi bir tahrif ve ilave yapamadıkları gibi ona benzer bir söz de getirememişlerdir. Böyle bir şeyi yapmış olsalar onların ifadeleri Kur’ân’ın mucizevî ifadelerinden derhal ayrılacağı için aklı başında kimse buna inanmayacaktır. Kur’ân’ın muhteşem üslûbu, muhkem bir kale gibi kuşatarak onu beşer müdahalesinden korumuştur.

Hâsılı bugüne kadar Kurʼân-ı Kerîmʼe yönelik hiçbir şeytânî ve beşerî müdâhale teşebbüsü maksadına ulaşamadığı gibi, kıyâmete kadar da bu tür teşebbüsler, dâimâ neticesiz kalmaya mahkûmdur. Hiçbir insan ve cin şeytanı onu değiştiremez, tahrif edemez, ona herhang

Yorum yapın