Heva ve Heves Nedir? Heva ve Heves İle İlgili Hadisler

Heva ve heves ne demektir? Heva ve heves ile ilgili hadisler…

Hevâ ve hevesi terk etmekle ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması…

1- Ebû Hüreyre r.a ’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle emretmiştir:

“Cehennem, nefse güzel gelen şeylerle abluka etilmiş; cennet de nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” Buhârî, Rikâk, 28; Müslim, Cennet, 1. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 22; Tirmizî, Cennet, 21; Nesâî, Eymân, 3

2- Ebû Hüreyre ’den r.a rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle emretmiştir:

“Allah Teâlâ cenneti yarattığı vakit Cibrîl ’e:

«–Git ona bir bak!» emretti. O da gidip cennete baktı ve:

«–Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, cennetin bu güzelliğini işitip de ona girmeyen kimse kalmayacaktır» dedi.

Allah Teâlâ cennetin çevresini nefsin beğenmeyeceği şeylerle abluka etti. Sonra:

«–Ey Cibrîl! Şimdi git ona bir daha bak!» emretti.

Cebrâil a.s gidip bir daha baktı. Sonra da:

«–Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, ona hiç kimsenin giremeyeceğinden korkarım» dedi.

Cenâb-ı Hak, cehennemi yaratınca yine:

«–Ey Cibrîl! Git, bir de şuna bak!» emretti.

O da gidip baktı ve:

«–Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!» dedi.

Allah Teâlâ onun çevresini nefsin sevdiği şeylerle abluka etti. Sonra da:

«–Ey Cibrîl! Git ona bir kere daha bak!» dedi.

O da gidip baktı. Sonra geldi ve:

«–Ey Rabbim, izzetine yemin olsun, tek bir kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum» dedi.” Ebû Dâvûd, Sünnet, 21-22/4744; Tirmizî, Cennet, 21

3- Ebû Berze ’den r.a rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle emretmiştir:

“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden biri, mîdeleriniz ve iffetleriniz hususunda sizi azgınlığa sürükleyen şiddetli arzular, diğeri de hevâ ve hevesinizin sizi dalâlete düşürmesidir.” Ahmed, IV, 420, 423; Heysemî, I, 188; Ebû Nuaym, Hilye, II, 32

4- Ebû Mâlik el-Eş ’arî r.a der ki:

Ashab-ı Kirâm Peygamber Efendimiz ’e:

“–Ey Allah ’ın Resûlü! Bize bir dua öğretin de sabahleyin, akşam olunca ve yatağımıza uyuduğumuzda onu okuyalım!” dediler.

Resûlullah onlara şöyle demelerini tavsiye etti:

“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi ve aşikârı bilen Allah ’ım! Sen her şeyin Rabbisin. Senden başka ilâh olmadığına melekler de şahitlik eder. Biz nefislerimizin şerrinden, kovulmuş olan şeytanın şerrinden, onun bizi şirke düşürmesinden, aleyhimize olacak makûs işleri yapmaktan veya bir Müslümana hasar verip makûslukta bulunmaktan sana sığınırız.” Ebû Dâvud, Edeb, 100-101/5083

HADİSLERİN AÇIKLAMASI

Cenâb-ı Hak, imtihan dünyasına gönderdiği insanı, hayra da şerre de istîdatlı olarak yaratmıştır. Ona fücûru da takvâyı da öğretmiştir. Tam işlerde “Bu makûstur, şer ve günahtır, nefsi fenalığa sürüklemektir, dolayısıyla bunu yapma! Şu da takvâdır, hayır ve itaattir, fenâlıktan korunmadır, bunu yap!” diye şerri ve hayrı, makûs ve iyiyi, hasar ve yararı ilhâm ederek birinden sakındırmış, diğerini yapmanın ise iyi olacağını telkin etmiş ve bildirmiştir. Şems 91/7-8

Buna ilâveten Cenâb-ı Hak, peygamberler ve kitaplar yollamak sûretiyle doğru ve yanlışı sarihçe beyan etmiş, helâl ve haram diye miktarlar koymuştur. Sonra da us, idrâk ve irâde verdiği insanı imtihan etmek için, bu iki yol arasında kendi tercihi ile başbaşa vazgeçmiştir.

Âyet-i kerimede şöyle emredilir:

“Ona hayır ve şer iki yolu da göstermedik mi?” Beled 90/10

Ancak insanın nefsi, şeytanın da saptırmasıyla helâllerden ziyâde haramlara heves eder. Yasaklar ve çirkinlikler ona daha hoş ve câzip gelir. Nefis; ibadetlerin, hayr u hasenâtın meşakkatine, güçlüklerine ve bedeline dayanmaktan beğenmez. Kolayına gelen ve güzeline giden zevk, cümbüş, çıkar gibi şeylere yönelir. İşte buna nefsin hevâ ve hevesi denir.

HEVA NEDİR?

Hevâ; istek, heves, meyil, şâhinin inişi gibi süratle süzülüp inmek, düşmek, mahvolmak, kabın boş olması, sonuçsuz ve değersiz gibi mânâlara gelir. Daha çok, nefsin us ve din tarafından yasaklanan makûs arzulara dinlediği temâyüle; doğruluk, hak ve faziletderi saparak haz ve çıkarlara yönelmesine denir. Dolayısıyla hevâ ve hevesi terk etmek, bir mü ’minin en mühim vasıflarından biridir. Zira hevâ, usun âfetidir.

İnsanoğlu bu cihana kulluk imtihânı için geldiğinden, vefat ânına kadar nefsin hevâ ve hevesleriyle mücâdele etmek, onu ibadet ve hayırlara sevketmekle vazifelidir. İnsan, velâyetin en üst derecelerine dahî yükselse; dünya, nefis ve şeytanın hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de, bu tehlikeleri bertarâf edip şu fânî âlemin cezbedici kandırmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcede Hakk ’a yönelmektedir.

Ancak nefsin hevâsı ile mücâdele o kadar kolay bir mesele değildir. Bu sebeple “Büyük Cihat” olarak isimlendirilmiştir.

Resûlullah, hevâ ve heveslerine karşı mücâhede yapan kimseleri:

“Hakîkî mücâhit, nefsine karşı cihat eden kimsedir” diye medhetmiştir. Tirmizî, Fedâilü ’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20

Zira cephedeki cihat farz-ı kifâye iken, kişinin hevâsıyla cihatı farz-ı ayındır.

EN BÜYÜK CİHAT

İbrâhim bin Edhem r.a der ki:

“Cihatın en şiddetlisi hevâ ile mücâhededir. Kim nefsini hevâsından menederse dünyadan ve onun belâlarından rahata kavuşur. Onun eziyet ve sıkıntılarından korunmuş ve selâmete ermiş olur.” Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 18

Cenâb-ı Hak, nefislerini tezkiye ederek günahlardan temizleyen, takvâ ile terbiye ederek geliştiren ve feyizlendiren kimselerin, asıl kurtuluşa ereceklerini üst üste ettiği en kuvvetli yeminlerle haber vermiştir. Şems 91/1-9

NEFSİ TEZKİYE ETMEK

Nefsi tezkiye etmek; onu kirletecek küfür, cehâlet, makûs duygular, yanlış inançlar, fena mizaçlar, hevâ ve hevesler gibi mânevî kirlerden temizlemektir.

Nefsini gözetmeyip günahlarla alçaltarak karanlıklara gömen hileci kimseler ise, onu bozup fenalaştırmak sûretiyle gerçekten hasar ve hüsrana uğramışlardır. Cenâb-ı Hak bunu da üst üste yaptığı pek çok yeminden sonra haber vermiştir. Şems 91/1-10

Zira tezkiye edilmeyen ve kendi başına serbest vazgeçilen nefis, sınır tanımaz şehvet ve arzulara gömülerek sahibini saptırır ve onu hem dünyada, hem de âhirette felâketlere sürükler.

Nefsinin hevâsına tâbî olan kimse ussız ve âciz bir insandır. Nefsi ona hem yanlışlar yaptırır, hem de âhirette kurtulabileceğine dâir ümitler verir. Hevâsına tâbî olan bu âciz insan, hem dünyada Allah ’a isyan etmek hem de âhirette cennete girmek gibi bir şeyin olamayacağını bir cinsli kavramak istemez. Kalbinin temiz olduğu, Allah ’ın acımayla muâmele edeceği vesveseleriyle avunup durur. Bunları Peygamber Efendimiz ’in şu hadis-i şerifinden kavrıyoruz:

“Uslu kişi, nefsine hâkim olan ve vefat sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini hevâsına tâbi kılan ve Allah ’tan dileklerde bulunup duran bunu kâfî görendir.” Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459. Ayrıca bkz. İbn-i Mace, Zühd 31; Ahmed, IV, 124; Hâkim, IV, 251

İnsan, nefsinin hevâsına uyduğunda, rûhunu faziletli ve erdemli şeylerle temizlemekten uzaklaşıp onu makûs ameller ve çirkin ahlâk ile fesada verir. Sonunda onu hayvânî gâyeler, şeytânî ve karanlık hislerle çürütüp kokutarak maddiyâta gömer ve cehenneme atılmaya müstahak hâle getirir.

Bu sebeple Allah dostları, nefsin hevâ ve heveslerini, dînî ve ahlâkî hayatları için en büyük tehlike olarak görmüşlerdir. Zira Peygamber Efendimiz, “kendisine tâbi olunan hevâ”yı, helâk edici şeyler arasında zikretmiştir. Ebû Nuaym, Hilye-tü ’l-evliyâ, II, 343; VI, 268-269; Beyhakî, Şuab, II, 203/731

Tâbiînin büyük âlimlerinden Mücâhit şöyle demiştir:

“Allah ’ın şu iki nimetinden hangisi daha büyüktür: Beni İslâm ’a hidayet etmiş olması mı, yoksa nefsin hevâsından gözetmiş olması mı, bilemiyorum?!” Dârimî, Mukaddime, 30

Hâris el-Muhâsibî de der ki:

“Düşmanın olan şeytandan sana neler gelirse hepsi nefsinin hevâsı aracılığıyla gelir.” er-Riâye, s. 325

Nefsin hevâ ve hevesi karşısında son derece açıkgöz ve dikkatli olmak îcâb eder. Aksi takdirde insan aldanır, nefsin oyununa gelir ve onun sayısız tuzaklarından birine düşer.

Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî ’sindeki nefis ve onun hevâsıyla ilgili îkazlarından bir kısmı şöyledir:

“Nefis sahibi kimse kendi içindeki nefsi vazgeçer de düşman nerede diye hâriçte aranır.”

“O nefis sahibi olan kimsenin asıl düşmanı kendi vücûdu içinde nâz ü naîm ile beslendiği hâlde, hâricindekilere kin ve adâvet gösterir, hiddet ve şiddetle elini ısırır.”

“Oğul; nefsinin sûretini görmek istiyorsan yedi kapılı cehennemin târifini oku!”

“Nefis dediğin üç köşeli dikendir. Her nasıl koysan batar; onun hasar ve sıkıntısından nasıl kaçıp kurtulursun?”

“Hevâ ve hevesi terk ateşini, o diken gibi olan nefse vur ve hayırları var eden Allah ’ın lûtuf ve keremine sarıl!”

“Bu pespaye nefis seni fânî bir hasılata sevketmek ister. Ne süreye kadar o fânî hasılatla oyalanacaksın, şimdiye kadar oyalandığın yeter artık.”

“Nefis, hayra ve salâha dâir sana tâze tâze vaadler verdiği hâlde binlerce kere o vaadleri, o tevbeleri bozar.”

“Ömür, bin sene bile sana mühlet verse, nefsin her gün yeni bir bahâne bulur.”

“Şayet o pespaye nefis, senden, mânevî hasılat sağlayacak sâlih ameller isterse sakın aldanma! Bu talebin arkasında o düşman nefsin bir hilesi vardır.”

“Nefsin sağ elinde tesbih ile Kur ’ân vardır, ancak yeninde de hançer ve kılıç susudur.”

“Dikkatli ol! Bir ceylanı avlamak için atını koşturursun; fakat, sen bir domuza av olursun! Yani sen Hak yolunda yürümek isterken nefse esir olursun.”

“Allah sarhoşu olanlardan başka tam insanlar, çocuk mesâbesindedir. Hevâ ve hevesderi kurtulmuş olanlardan başkası bülûğa ermiş değildir.”

“Ey bî-namaz/namazsız kimse, sen usu bağlamış, hevâ ve hevesin iki elini de serbest bırakmışsın.

Şayet hevâ ve hevesin ellerini bağlayıp, cilâcı olan kalbin ellerini serbest bıraksaydın, demir gibi olan kalb, gayb aynası olur ve tam sûretler orada görünürdü.”

Hak dostlarının ısrarla vurguladığı gibi, hevâ ve heves, şeytanın en büyük tuzağıdır. Ona kapılan insan çoğu zaman yanlış yaptığını bile kavramaz. Kendini öylesine kaptırır ki günahlarına istiğfâr edip Allah ’a dönmek usuna bile gelmez.

İmam Evzâî şöyle anlatır:

Şeytanların başı olan iblis dostlarına:

“Âdemoğullarına hangi istikametten ne ile yanaşıp kandırıyorsunuz?” demiş.

Onlar da:

“–Her taraftan her şeyle yanaşırız” demişler.

Bunun üzerine iblis:

“–Peki onlara istiğfar istikametinden yaklaşabiliyor musunuz?” diye sormuş.

“–Heyhât! Ne yazık ki bu çok güç! İstiğfâr, tevhid lâ ilâhe illallâh ile birlikte yapılan bir şeydir” demişler.

İblis:

“–Onların arasına öyle bir şey yayacağım ki, ondan dolayı Allah ’a istiğfarda bulunmayacaklar!” demiş ve insanların arasına nefsin hevâ ve heveslerini yaymış. Dârimî, Mukaddime, 30

NEFİS TUZAĞI

İlâhî îkazları dinlemezden gelerek şeytanın peşinden giden ve nefse güzel gelen bu câzip arzulara tâbî olan kimseler, kısa süren dünya zevklerinin ardından cehennem azâbıyla yüzyüze geleceklerdir. Zira onlar, birinci hadisimizde ifade edilen nefis tuzağına kendi istekleriyle ve bile bile düşmüşlerdir.

İlâhî imtihanın bir îcâbı olarak cehennemin yollarına nefsin hevâ ve hevesleri serilmiştir. Onların peşinde koşanlar, yolun sonunda cehennem bekçisi Mâlik ’in kendilerini beklediğini göreceklerdir. Cennetin yolları ise nefse göre diken ve taşlarla doludur. Orada yürüyebilmek için nefsin hiç de sevmediği ibadet, fazilet ve fedâkârlıklarda bulunmak gerekmektedir. İnsan nefsi ise, bu eforluklara dayanmak istemez. Fakat hakîkî saâdet, geçici güçlüklere direnip o perdeleri aralayabilmektedir. İşte nefisle mücâdele ve mücahede burada devreye girmektedir.

“ZEHRİ ALTIN KASE İLE İBRAZ EDERLER”

Nefis kendi hâline vazgeçildiğinde, sonunu hiç düşünmeden dâimâ güzeline giden şeylerin peşine düşer. Ancak unutmamak lâzımdır ki, “Zehri altın kâse ile takdîm ederler.” Bir şeyin sadece zâhirine bakarak hareket edenler, sonunda onun içindeki şeylerin hasarını sürüklemek gidişatında kalırlar. Vücutlarındaki apseyi tatlı tatlı kaşıyanlar, kısa bir süre sonra kendilerine ızdırap veren büyük bir yara açtıklarını fark ederler.

Hadisimizde, cehennemin, nefsin istekleri ve şehevî arzularla çevrili olduğunun bildirilmesi, insanların cehenneme sürüklenmelerinin, çoğu zaman nefislerinin hevâ ve heveslerine uymaları neticeside gerçekleştiğini göstermektedir. Nefis kesintisiz şehevî arzulara meylettiği için, ikinci hadisimizde Cebrail a.s. insanların büyük çoğunluğunun cehenneme sürüklenmesinden korkmuştur.

“CENNETİN GÜÇLÜKLERLE KUŞATILMIŞ OLMASI”

Hadiste bahsedildiği şekilde “Cennetin güçlüklerle abluka etilmiş olması”, oraya girmenin ancak Allah ’ın emirlerine tâbî olmak, nehiylerinden sakınmak, nefsin hevâ ve heveslerine karşı koymak ve bu yolda karşılaşılacak tam meşakkatlere sabretmekle muhtemel olduğunu ifade etmektedir.

Bunları hakkıyla yerine getirmek o kadar kolay olmadığı için Cebrail a.s, yine insanların oraya giremeyeceğinden korkmuştur.

ALLAH ’IN EMİR VE NEHİYLERİ NEFSE GÜÇ KAZANÇ

Allah ’ın emir ve nehiyleri nefse güç gelir, lâkin onlar rûhun ebedi saâdeti için birer sermâye hükmündedir. Nitekim Abdurrahman bin Avf r.a. der ki:

“İslâm, nefse güzel gelmeyen güç emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefsimizin sevmediği bu güç emirlerde bulduk. Meselâ Resûlullah ile Mekke ’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize güç gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer bahşolundu zafer yolları açıldı.

Yine isteksiz bir şekilde sanki göz göre göre vefata sürükleniyormuş gibi Allah Resûlü ’nün maiyyetinde Bedir ’e çıkmıştık. Allah Teâlâ o anki hâlimizi şöyle tasvîr eder:

«Pek yerinde ve gerekli bir iş için Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, mü ’minlerden bir kısmı bundan sevmemişti. Asıl keskin alana çıktıktan sonra bile, onlar bu hususta seninle münâkaşa ediyorlardı; sanki göz göre göre vefata sevk ediliyorlardı.» Enfâl 8/5-6

Nihâyetinde Cenâb-ı Hak, Bedir ’de de bizler için üstünlük ve zafer lûtfetti.

Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize güç gelen emirler sâyesinde eriştik.” Heysemî, VII, 26-27

TAKVA ÜZERE YAŞAMAK

Cenâb-ı Hak hevâsını terk ederek takvâ üzere yaşayan kullarına şu müjdeyi verir:

“Kim de Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” Nâziât 79/40-41

Ümmetine çok merhametli olan Allah Resûlü, onların cehennemden kurtularak cennete gitmelerini arzu ettiği için, her türlü îkazda bulunmuştur. Nitekim üçüncü hadisimizde, Resûlullah, ümmeti ismine taşıdığı endişelerin başında nefsânî arzularla hevâ hevesin bulunduğunu ifade etmektedir.

Nefsiyle mücâdele etmeyen, onun her türlü arzusunu yerine getiren kimsenin, sonunda yanlış yollara sapacağı emindir. Zira Kur ’ân-ı Kerim ’e göre hevâ, dalâlete düşmenin en büyük sebebidir. Cenâb-ı Hak, Resûlullah Efendimiz ’e şöyle buyurur:

“De ki: Allah ’ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam, aksi hâlde sapıtırım da hidayete erenlerden olamam.” En ’âm 6/56

Bir başka ayette ise hevâsına tâbî olanlardan daha çok dalâlete sürüklenen kimsenin olmadığı bildirilir:

“…Bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah ’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zâlim kimseleri hidâyete iletmez.” Kasas 28/50

Zira kişi, ya Allah ’ın emirlerini yerine getirecektir, ya da nefsinin arzularına uyacaktır. İkisini bir arada yapması muhtemel değildir. Şâir bunu ne hoş ifade eder:

İki kıble ile tevhîd yolunda doğru gidilmez,

Ya dostun rızâsı gerek, ya nefsin hevâsı.

Nefsi doyurmak ve kendiliğinden yanlışları terk etmesini sağlamak muhtemel değildir. Ona arzularını tattırdıkça daha fazlasını ve daha büyüğünü ister. Mevlânâ Hazretleri bunu ne hoş tasvîr eder:

“Şehvet ateşi sarfedilmekle eksilmez. Onu âtıl bir vaziyette vazgeçmektan ve bu sûretle eksiltmektan başka çâre yoktur. Ateşe odun attıkça o ateş nasıl söner?”

İnsanın azgınlaşan nefsi zamanla öyle şeyler ister ki, onlar yapıldığı takdirde ne ferdin, ne cemiyetin ne de kâinâtın kumpasi sağlam kalabilir. Zira nefis işin hep zevk ve cümbüş tarafını düşünür, hak ve hakikatle hiç ilgilenmez.

Cenâb-ı Hak şöyle emreder:

“Şayet hak, onların hevâlarına tâbî olsaydı Kur ’ân onların hevâlarına göre inseydi, kesinlikle gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara nam ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” Mü ’minûn 23/71

Burada, Kur ’ân ’ı hevâlarına göre kavrayıp tefsir etmek isteyenlerin içinde bulundukları büyük tehlikeye de dikkat sürüklemek yerinde olur.

Hevâ ve heveslerinin peşinden gidenler, arzularını her şeyin önüne geçirmek sûretiyle onu ilâhlaştırmak gibi büyük bir dalâlete düşerler. Allah ’ın hiçbir emrini yakalamazken, hevâ ve heveslerinin her çeşidini yerine getirmek isterler. Cenâb-ı Hak böylelerini ağır bir üslûpla tenkit ederek şöyle emreder:

“Gördün mü hevâsını ilâh edinen kimseyi? Artık ona sen mi vekîl olacaksın?! Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akledip düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkân 25/43-44. Ayrıca bkz. Câsiye 45/23

Hevâya uyan kimseler, Allah ’ın âyetlerini dinlemezden gelir ve O ’nun kâinâttaki kudret akışlarını düşünerek ibret almazlar. Gaflet içinde yüzmek nefislerinin güzeline gittiği için, bir cinsli uyanmak istemezler. Tam bunları, usları olduğu hâlde ve gerçeği bilerek yaptıkları için de hayvanlardan daha alt bir vaziyete düşerler. A ’râf 7/179; Furkân 25/43-44

İnsan tam günah ve makûsluklari nefsin hevâsına tâbî olunca işler. Dolayısıyla nefsini ilâh edinircesine hevâ ve heveslerinin peşinden giden kimselerden daha makûs bir insan yoktur.

Allah Resûlü, hevâsına tâbi olan kimselerden uzak olduğunu, onların da kendisinden uzakta kaldığını haber vermiştir. Heysemî, VII, 22

Dikkatle bakıldığında, hadislerde sayılan makûs vasıfların tamamının nefse tâbî olmak netîcesinde zuhûr ettiği görülür. Bu sebeple Hz. Ömer r.a, Müslümanlar hakkında en çok korktuğu şeylerden birinin kendisine tâbî olunan hevâ ve heves olduğunu söylemiştir. İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 503/37572. Krş. Heysemî, I, 187

Kur ’ân-ı Kerim ’in pek çok âyetinde, hevâsına tâbî olanların peşinden gitmek de şiddetle yasaklanmıştır. Zira bu da insanı helâke sürüklemektedir. Mü ’minlere düşen vazife, hevâlarına uyan kişilere değil, ilme tâbi olmaktır. İlmin kaynağı vahiy olduğuna göre, vahiy ile hevâ birbirine muhâlif ve ters şeylerdir. Âyet-i kerimelerde şöyle emredilir:

“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden râzı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah ’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah ’tan sana ne bir dost ne de bir destekçi vardır.” Bakara 2/120

“De ki: «Ey Ehl-i kitap! Dîninize âit mevzularda haksız yere haddi aşmayın. Daha evvel gelip geçenlerden hem kendisi sapmış, hem de birçok insanları saptırmış olanların ve şimdi de doğru yoldan sapan birtakım kimselerin hevâ ve heveslerine uymayın!” Mâide 5/77

Bu sebeple Resûlullah, sık sık nefsin şerrinden Allah ’a sığınmayı tavsiye etmiştir. Dördüncü hadisimizde “Sabah, akşam ve uyurken nasıl dua edelim?” diye soran ashâbına bir dua öğretmiş ve ilk olarak “Nefsimizin şerrinden sana sığınırız Allah ’ım” emretmiştir.

Yine Allah Resûlü, hutbe duasında:

“Nefislerimizin şerlerinden Allah ’a sığınırız” emrederdi. Ebû Dâvud, Nikâh, 31-32/2118; Tirmizî, Nikâh, 17/1105; Nesâî, Cuma, 14

Ashâb-ı Kirâm ’dan Hz. Husayn ’a:

“–Müslüman olursan sana, fayda verecek iki tümce öğretirim” emretmiş ve iman ettikten sonra ona:

“Allah ’ım, bana en doğru ve en hoş olanı göster ve beni nefsimin şerrinden muhâfaza et!” duasını öğretmiştir. Tirmizî, Deavat, 69/3483

ASR-I SAADET İLE SONRAKİ ZAMANLARIN KARŞILAŞTIRILMASI

Dolayısıyla Asr-ı Saâdet hevâ ve hevesderi uzak durulan bir devir olmuştur. İbn-i Mes ’ûd r.a, o hoş asırla sonraki zamanları kıyas ederek bir kişiye şu îkazda bulunmuştur:

“Sen fakihleri çok, câhil okuyucuları az olan, Kur ’ân ’ın harflerini hoş çıkarmaktan ziyâde ahkâmına ehemmiyet verilen, isteyenlerin az, verenlerin çok olduğu, namazın uzatılıp hutbenin kısa yakalandığı, amellerin hevâ ve heveslere tercih edildiği bir zamanda yaşıyorsun. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, fakihleri az, câhil okuyucuları çok olacak, Kur ’ân ’ı harf ve kelimelerine riâyetle düzgün okuyacaklar, fakat hükümlerini tatbîk etmeye ehemmiyet vermeyecekler, isteyen çok, veren az olacak, namazı kısa yakalayıp hutbeyi uzatacaklar, hevâ ve heveslerini amellerin önüne geçirecekler.” Muvatta ’, Kasru ’s-salât, 88; Buhârî, el-Edebü ’l-müfred, no: 789

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Efendimiz ’den Hayat Miktarlari, Erkam Yayınları

 

İslama Doğru

Yorum yapın