Fakir Nasıl Yaşar, Zengin Nasıl Ölür?

Zengin olsun, fakir olun herkes Allâh ’ın kuludur. Allah katında en kıymetli olan, yanında dünya nîmeti bol olan değil, takvâ sahibi olandır. Sosyal hayat ancak, zenginin servetini, fakirin de beden gücünü ortaya koyması ile yürür. Herkes zengin olsa, kimse çalışmaz. Herkes fakir olsa bilim, teknoloji, îmar, iskân ve sanat ilerlemez.

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- anlatır:

“Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile seferde bulunuyorduk. Devesine binmiş bir adam çıkageldi. Bir şeylere ihtiyacı varmış gibi sağa sola bakınıyordu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere dönüp taleplerini peş peşe söylemeye başladı.

«-Yanında ihtiyacından fazla binek hayvanı olanlar, olmayanlara versinler. Fazla azığı olanlar, azığı olmayanlara versinler.»

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha birçok şey saydı. İşte o zaman kimsenin ihtiyacından fazla bir şey bulundurmaya hakkı olmadığını anladık.” Müslim, Lukata, 18

TERAZİNİN KEFESİNDEKİ DUA

Kocası hasta olduğu için çalışamayan, yedi çocuk annesi yoksul bir kadın, günlerdir yemek yemeyen çocuklarının feryadı ile yüreği yanarak, “Çocuklarımı doyuracak bir şeyler bulabilir miyim?” ümidiyle evinden çıkar. Korkak, kederli, çaresiz ve yoksul bir şekilde bakkaldan içeri girer. Utanarak, oldukça pespaye sesle, çaresizliğini bildirip kocası çalışmaya başladığı zaman borcunu ödeyeceği vaadi ile yiyecek bir şeyler ister. Kadının vaziyetini kavradığı hâlde kavramazlıktan gelen gâfil bakkal, cinsli hakaretlerle kalbini inciterek onu dükkânından kovar. Yavruları için şerefini ayaklar altına alan kadın, tekerrür dilenir:

“-Lütfen, artık feryatlarına sabredemiyorum, gözlerimin içine bakarak açız diyorlar, kendim için değil, ufacık çocuklarım için istiyorum!”

Bakkal kolundan yakalayıp kadını dışarı atacakken konuşulanları dinleyen bir müşteri, bakkala, “yoksul kadının istediklerini vermesini, fiyati kendisinin ödeyeceğini” söyler. Canı sıkılan bakkal, kadından ihtiyaç listesini vermesini ister. Kadın cebinden bir kâğıt çıkarır, bir şeyler yazar ve bakkala verir. Bakkal yazılanları okumadan terazinin bir kefesine kâğıdı koyar ve kâğıdın ağırlığı kadar kendisine yiyecek vereceğini söyler.

Bakkal, terazinin diğer kefesine bir şeyler koymaya başlar. Ne koyarsa koysun kâğıdın olduğu terazinin kefesi ağır basmakta bakkalın koydukları hafif gelmektedir. Bakar bakkal bu iş böyle olmayacak, kefe bir cinsli yükselmiyor:

“-Tamam, ben sözümden vazgeçtim. Al bunları, git dükkânımdan sana vereceğim bu kadar…” der.

Koyar eşyaları kadının çantasına ve hemen dükkândan çıkartır. Şaşkındır da bir yandan… Kâğıdı alıp kadının ihtiyaçlarını okumaya çalışır. Gördüğü karşısında hayrete düşer, kâğıtta sadece:

“-Allâh ’ım! Neye ihtiyacım olduğunu Sen bilirsin. Kendimi Senin ellerine teslim ediyorum.” yazmaktadır. Kâğıtta yazılanı bir de müşteri okur, huzur içinde gülümser ve:

“-Her kuruşuna değdi.” der.

FAKİRLİK FİTNESİ

Fakir; kelime mânâsı olarak “omurga kemiği kırık kimse” demek… Istılah mânâsı ise, “lüzumlu ihtiyaç sahibi olmak” ve “yoksul olduğu şeyi bulamamak”…

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh ’a sığınırım.”[1] emrederken; Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise:

“Tam belaların en vahimi, fakirliktir.” emretmiştir.

Lokman -aleyhisselâm- oğluna:

“-Oğlum! Helâlinden kazanarak fakirlikten kurtulmaya bak. Zira fakir düşen kimse şu üç belâdan kurtulamaz. Dîni cılızlar, usu cılızlar, insânî duygularını yitirir. Bu dertlerin en kötüsü, üçüncüsüdür. Daha da kötüsü, insanların onu hafife almalarıdır.” demiştir.

Reşat Nûri Güntekin ’in “Kuş Yemi” hikâyesinde Balkan Harbi ’nde babasını, daha sonra hastalıktan annesini kaybedip büyükannesi ile yaşamak zorunda kalan minik bir çocuğun, evde satılacak bir şey kalmayınca çok sevdiği saka kuşunu kafesi ile birlikte satma macerası anlatılır. Büyükannenin hâli, davranışı, çocuğun çok sevdiği kuşundan parçalamak zorunda olması, maddî fakirliğin insanın ruh hâlini nasıl târumâr ettiğini gözler önüne serer. İnsanlar nezdinde değerli ve sevilmeye lâyık olmadığını, îtibarlarının olmadığını bilir, fakirler…

“Onlara; Allâh ’ın size rızık olarak verdiklerinden infâk edin, denildiğinde; o sövenler, îman etmiş olanlara dediler ki:

«Dilediği takdirde Allâh ’ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz, ancak aşikar bir sapıklık içerisindesiniz.»” Yâsîn, 47 âyet-i kerîmesindeki zenginler; “Yoksullara infak edin!” emri karşısında, sanki kendi gayretleri ile zengin olmuşlar gibi, kendi mülklerinde kimseyi hak sahibi görmedikleri bir tarafa; bir de bu taksimattaki yanılgıyı, küstahça yüce Rabbimizin yaptığını söyleyerek kendi vicdanlarını gevşetmek ismine Allâh ’a iftira atmışlardır.

GAFİL ZENGİNLER

Gâfil zenginlerin, fakirlere haklarını vermeyip onları doyurmayarak nasıl sosyal yaralara sebep olduklarını;

“Demiri demirle dövdüler.

Biri sıcak, biri soğuktu.

İnsanı insanla kırdılar;

Biri aç, biri toktu…” mısrâları ne güzel îzah eder.

Zengin olsun, fakir olun herkes Allâh ’ın kuludur. Allah katında en kıymetli olan, yanında dünya nîmeti bol olan değil, takvâ sahibi olandır. Sosyal hayat ancak, zenginin servetini, fakirin de beden gücünü ortaya koyması ile yürür. Herkes zengin olsa, kimse çalışmaz. Herkes fakir olsa bilim, teknoloji, îmar, iskân ve sanat ilerlemez.

İlâhî imtihan sırrı dışında, işin zâhirî hikmeti sadece bu olup, iki grup arasındaki ekonomik sarihin, zenginin fakiri gözleyip ihtiyacını karşılaması ile telâfisinin olası olacağı âyetlerde aşikar belirtilmişken, Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- ’ın;

“-Kişinin yanında ihtiyacından fazla bir şey bulundurmaya hakkının olmadığını hepimiz anladık!” sözünün, müslümanlar arasında lâyıkı ile anlaşılamamış olması ne kadar acıdır!

Gerçekten ihtiyaç sahibi, çalıştığı hâlde parasını yetiremeyen, ekmek bulsa çorabı, çorap bulsa kundurayı bulamayan, aynı zamanda da iffet sahibi bir insanın; kendini bilmez, insanlığı para ile ölçen, yegâne geçer akçenin para olduğu bu dünyada işi çok güçtür. Fakirlik dayanılamayacak bir şey değildir; yeter ki kendini zengin varsayan, parayı güç olarak görüp de cılızı ezen insanlar olmasın.

İFFETLİ, İSYAN ETMEYEN, KANI SAHİBİ FAKİRLER

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Muhâcirlerin fakirleri, onların zenginlerinden beş surat sene evvel cennete girerler.” emretmektedir. Tirmizî, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, İlim, 13; İbn-i Mâce, Zühd, 6

Bunun sebebi; bu fakirlerin iffetli, isyan etmeyen, kanı sahibi olmalarıdır. Ayrıca gece-gündüz Rablerine duâ etmekten uzak durmayıp, nefislerini tam aşağılanmalar ve hor görülmeler karşısında “hiç”lik makamına yerleştirmeleridir.

Zenginlerin gidişatı ise, “el-Alîm”, “el-Habîr”, “el-Muhâsib” esmâsının kararı gereğince; sahip oldukları nîmetlerden türkiye elektrik kurumu türkiye elektrik kurumu hesaba çekilmelerinin uzun sürmesi yüzündendir. Onlar bilhassa açlık ve yoksuniyet günlerinde yakını olan bir yetimi, aç sarih bir yoksulu doyurup doyurmadığının ince hesabından geçirilecekler, “o sarp yokuşu aşıp aşamadığı”[2], akrabaya, fakire, yolda kalmışa hakkını verip vermediği”[3] kendisine sorulacaktır. İnsanın bu dünyada kendisine soru soranları, bir şekilde kandırması, aldatması olasıdır; ama her şeyden en ince teferruatına kadar haberdâr olan Rabbü ’l-Âlemîn karşısında hesap vermek, o kadar da kolay değildir!..

ALLAH YOLUNDA FEDAKARLIKTA BULUNMAK

Mekke ’den Medîne ’ye hicret ettiği zaman hiçbir şeyi olmayan Abdurrahman bin Avf ’a, cömert ensar kardeşi Sa ’d bin Rebî, sahip olduğu her şeyin yarısını teklif eder. O ise müstağnî bir hâlde:

“-Bunların hepsi senin yanında kalsın, bana sadece pazarın yolunu göster.” diye cevap verir. Aşere-i mübeşşereden olan Abdurrahman bin Avf, kısa zamanda tekerrür eski zenginliğine kavuşur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Ey İbni Avf! Sen zenginlerdensin ve cennete ancak sürünerek gireceksin. Ayaklarını açması için Allah yolunda özveride bulun.” buyurur.

Bu gidişata çok üzülüp, nasıl özveride bulunacağını düşünerek Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ’in yanından böldüktan sonra Hazret-i Cebrâil gelir ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ’e:

“-İbn-i Avf ’a bahta; misafir ağırlasın, miskin doyursun ve dilenciye takviye etsin. Şayet böyle yaparsa içinde bulunduğu güç gidişat için ona kefaret olur.” diyerek böyle bir gidişatta ne yapılması gerektiğini izah etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ’in sağlığında cennetle müjdelenen büyük sahabî, hâlini soranlara:

“-Sıkıntılarla imtihan olunduk sabrettik, rahatlıkla imtihan olununca sabredemedik.” emretmişlerdir.[4]

Fakirlik, fakirlerin imtihanı gibi görünse de aslında daha çok zenginlerin imtihanıdır.

Zengin bir adam, oğluna fakirliğin nasıl bir şey olduğunu öğretmek için oldukça yoksul bir köye götürür. Fakir bir âilenin çiftliğinde bir gece bir gündüz kalırlar. Yolculuktan döndüklerinde baba, oğluna sorar:

“-İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?” Çocuk cevap verir:

“-Gördüm baba. Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört; bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonunu göremediğim ırmaklari; bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları; bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarınsa tam bir ufuk… Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için sana teşekkür ederim!”

Kişi isteyip de yoksun olduğunun fakiridir.

Fakirlik yoksun olma hâli ise, türkiye elektrik kurumu yoksuniyet para değildir. Zevk mahrûmu, sevgi mahrûmu, bilgi mahrûmu, îman mahrûmu nice insan vardır. Parası vardır; ama ödlektir, cahildir, kabadır, merhametsizdir, cimridir, kincidir, haset doludur. Bunlar para yoksuniyetinden daha vahimdir. Para yiyecek alır, ama iştah alamaz. Para yatak alır, ama uyku alamaz. Para bir ev alabilir, ama huzur alamaz. Lüks şeyleri alır; ama kültür, görgü, insanlık, zarâfet, letâfet alamaz. Maddî fakirlikten daha güçtür, mânevî fakirlik…

Hâdiseye böyle bakınca, yoksul bir kardeşimize babasının söylediği şu sözler ne kadar da doğrudur:

“-Biz fakir değiliz oğlum, sadece paramız yok! Rabbimiz, sağlığımız, îmanımız, birbirimize karşı sevgi ve saygımız var, elhamdülillah…”

HEPİMİZ FAKİRİZ, Türkiye Elektrik Kurumu ZENGİN CENAB-I ALLAH

İster maddî, ister mânevî açıdan aslında hepimiz fakiriz; türkiye elektrik kurumu zengin Cenâb-ı Allah… Zira Rabbimiz şöyle emrediyor:

“Ey insanlar! Allâh ’a yoksul olan sizsiniz. Zengin ve methedilmeye lâyık olan ancak O ’dur.” Fâtır, 15

İnsanoğlu, her hususta ve dâimâ Allâh ’a fukaradır. Bilemediği, kavrayamadığı, çözemediği pek çok şey vardır. Gerçek fakir, Allah ’tan başkalarından medet umandır. O sebepten Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh ’ım; beni Sana yoksul olmakla müstağnî kıl. Senden müstağnî kılarak fakir yapma!.” diye duâ etmiştir.[5]

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; fakirlere takviye etmek kadar, onlara borç vermeyi de teşvik etmiş, hattâ borcunu ödeyemeyen kimselerden alacağını istemekten vazgeçenlerin, günahlarının affedileceğini belirtmiştir. Bu hususta şöyle emretmiştir:

“İnsanlara borç para veren bir adam vardı. Borçlarını hizmetçisi toplardı. Hizmetçisini borçlarını toplamak için gönderdiği her zaman:

«Darda kalmış bir fakire vardığında vereceğini alma, onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı bağışlar.»

Nihayet o kişi Allâh ’a kavuştu ve Allah onu affetti.” Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31

ALLAH’IN İŞLERİNE AKIL SIR ERMEZ

Vaazlarımdan birinin sonunda, cemaatimin arasında kendisini ilk defa gördüğüm bir hanım, rüyasını anlatmak için yanıma geldi. Rüyasında birçok şeyler yaşadığı kişi, benim tanıdığım, ama tanıdığımı kimsenin bilmediği bir hanım idi.

Rüyasını şimdi yormayacağımı, ancak hayatındaki gelişmelerden beni haberdar ederse memnun olacağımı söyledim. Rüyası sarih ve net bir şekilde maddî takviyeye çok ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Diğer hanımı telefonla arayıp bu aralar bir sıkıntısı olup olmadığını sordum. O da âilevî bir problemi olduğunu, bir cinsli çözemediklerini söyledi. Kendisine:

“-Kim bilir, bir başkasının ihtiyacını giderir, borcunu silersek, Rabbimizin rızasını kazanmış oluruz da bizim derdimizi de Rabbimiz çözüverir!” deyip telefonu kapattım.

Yüce Allâh ’ın işlerine us sır ermez; zengin, ama değişik sıkıntıları olan kardeşimiz diğerini arayıp kendisine olan borcunu ödemesine gerek olmadığını söyleyip bir başka ihtiyacı olursa kendisini haberdar etmesini ricâ etmiş.

Diğer hanım ise gerçekten darda olup borçtan kurtulduğu için serinlemiş, o ara maddî bir sıkıntısı daha olmuş, sözüne güvenerek zengin kardeşimizden takviye istemiş. Onun sıkıntısı da diğerinin sıkıntısı da Cenâb-ı Allâh ’ın lütfu ile hâllolmuş.

Hepimiz fakiriz, biz bir başkasının ihtiyacını gidermeye çalışırken, kendimizin fakir olduğu bir başka sıkıntıyı da Cenâb-ı Hak gideriveriyor.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem cılız oldukları hem de millet tarafından cılız görüldükleri için kimsenin önemsemediği, fakat şöyle olacak diye yemin etseler, Allâh ’ın isteklerini geri çevirmeyeceği kimselerdir.

Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” emretmiştir. Buhârî, Eymân, 9; Müslim, Cennet, 47

ALLAH’A VERİLEN EN GÜZEL BORÇ

“Karz-ı hasen”; “Allah Teâlâ ’ya verilen en güzel borç” olup, gerçekten ihtiyaç sahibi olana, ödeyemeyeceğini bile bile verilen borçtur.

Cenâb-ı Hak, borçlu olarak can veren kullarından râzı olmamakla birlikte, borcunu ödeyemeyen kişinin borcunu siliverenden de o kadar çok râzıdır. Karz-ı hasen türkiye elektrik kurumu başına kişinin cennete girmesine sebep olan bir ibadettir. Verilen bir borcun “karz-ı hasen” olması için; bize borçlu olan kişiyi arayıp sık sık rahatsız etmemek, evine gelen gideni incelememek, samimi bir şekilde ödeyemeyeceğini söyleyip süre istediği zaman kolaylık sağlamak, onu da veremeyeceğini kavradığımız zaman, arkasından konuşup gıybetini etmeden gönül memnunluğu ile borcunu silivermek, bir daha da aslâ bu hâdiseyi anımsamamak, unutmak gerekir.

Tâbiîn neslinin büyüklerinden Avn bin Abdullah:

“Sizden öncekiler; âhiretlerinden artanı dünya için sarf ediyorlardı. Siz ise bu gşan dünyanızdan artanı âhiret için sarf ediyorsunuz.” emretmiştir.[6]

Yine Avn bin Abdullah bir başka sohbetinde de şöyle demiştir:

“Zenginlerle oturup kalkardım, insanların en endişeli olanıydım. Bineğimden daha güzel bir binek veya elbisemden daha güzel bir elbise gördüğüm zaman bu gidişat beni rahatsız ederdi. Fakirlerle oturup kalkmaya başladıktan sonra gevşedim.”[7]

Medîne-i Münevvere ’de bazı fakirlerin kapılarına bilinmeyen bir kimse, her sabah bir çuval erzak vazgeçmektedir. Bir sabah o fakirler uyandıklarında kapılarında erzak çuvalının olmadığını görürler. Yanık bir salâ sesi ile Medîne sokakları yankılanır. Hazret-i Ali ’nin torunu, Hazret-i Hüseyin ’in oğlu Zeyne ’l-Âbidin -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri ’nin vefât ettiği haberi duyulur.

Mübâreğin naaşı yıkanırken “sır” ortaya çıkar. Sırtında, içi su toplamış yaralar vardır.

“-Bunlar nasıl oluştu?” diye yakınlarına sorulduğu zaman, Ehl-i Beyt ’deri birisi, Zeyne ’l-Âbidîn Hazretleri ’nin her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürüp kimseye görünmeden geri döndüğünü ve bu yaraların o sebeple oluştuğunu söyler.

FAKİRLERİ SEVEN ONLARA YAKIN OLAN SAHABİ

Ebû Zer -radıyallâhu anh-: “Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

1- Fakirleri sevmemi, fakirlere yakın olmamı,

2- Dünyalıkta kendimden daha altta olanlara bakıp kendimden daha yukarıyada olanlara bakmamamı,

3- Benden uzaklaşsalar bile akrabalarımla bağımı kesmememi,

4- İnsanlardan hiçbir şey istemememi,

5- Acı da olsa dâimâ gerçeği söylememi;

6- «Lâ havle velâ güce illâ billâh» sözünü bol bol söylememi, zira o Arş ’ın altındaki bir hazinedendir;

7- Allah yolunda hiçbir ayıplayıcının kınamasına aldırış etmememi bana vasiyet etti.” emretmişlerdir. Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 159

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ’ın duâsı ile duâ ediyoruz:

“Bizler o kadar çok fakiriz ki, Rabbimizin bize indireceği her hayra fukarayız!.” Bkz: el-Kasas, 24

Peygamber Efendimiz ’in duâsı ile duâ ediyoruz:

“…Allâh ’ım, ben cılızım, beni güçlendir; zelîlim beni izzetli kıl. Fakirim, bana rızık ver.” Hâkim, I, 708

Âmin.

DİPNOTLAR

[1] Nesâî, İstiâze, 17.

[2] Bkz: el-Beled, 11.

[3] Bkz: er-Rûm, 38

[4] Bkz: Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü ’l-Evliyâ; İbnü ’l-Cevzî, Sıfatü ’s-Safve, c.1 sh: 227.

[5] Bkz: Besâiru Zevi ’t-Temyîz, s. 732

[6] Bkz: Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü ’l-Evliyâ; İbnü ’l-Cevzî, Sıfatü ’s-Safve, c.4 sh: 171.

[7] a.g.e., c.4, sh: 227.

Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 159

İslama Doğru

Yorum yapın